TECELLİYAT

Ahmed Hulûsi

Muhterem kişi, bil ki…

Yolumuz tefrik yolu değil, MUTLAK BİRLİK yoludur. Bu yolda, kesinlikle ayrım yapmak yoktur!.. Bil ki, gerçeği idrak etmeye çalışan bir kişi, asla yaratılmışlar arasında tefrik yapamaz!..

Olgun kişi de, mevcudatı Hakk’ın gözüyle seyredip, yaratılmışlar arasında fark gözetmeyendir.

Sana verilen emir, emanetlere hıyanet etmeyip, onlara hak ettikleri en iyi muamelede bulunman hakkındadır. Öyle ise, onların arasında nasıl fark gözetip; onları, bu şudur, bu böyledir diye hüküm verip damgalayarak, aralarında ayrım yaparsın… Senin vazifen, sana verilen emre riayet edip, her birine azami derecede rıfk ve hilm ile yardımda bulunmandır.

Eğer onların arasında, Yaradanın indînde bir fark varsa, şüphesiz ki hüküm de O’na aittir. Bize düşen, haddimizi aşmamaktır yalnızca!..

Yaratılmışlar arasında fark görmeyi kaldırdıktan sonra yapılacak ikinci iş, verenin huzurunda verilenlere vasıta olmaktır.

“Her ahval ve şartta, mutlaka veren olmaya çalış!..”

Fakat hiçbir zaman karşılığını beklemeksizin yap bu işi. Hatta karşılığını düşünmemeye dahi gayret et. Ve hatta, Yaradanından bile bekleme bu karşılığı!.. Sadece, hayatının her anında iyiliklere vasıta olmaya çalış, karşılık beklemeksizin ve düşünmeksizin…

Yaratılmışlara senin aracılığın ile bir zarar gelmemesi için, elinden geldiğince gayret sarfet. Daima yaratılmışların varoluş gayesini düşün; acaba, onlara ne şekilde bir iyiliğin erişmesine vesile olabilirim, diye… Ve bir sinek veya yaprağı dahi kendi nefsine tercih edecek hâle gelmeye çalış. Elindeki bir dilim kuru ekmekte gözü olan tok kişiye, istediğinde, günlerce açlıktan sonra bile olsa o bir dilimi verebilecek kadar feragat sahibi olabilmeye gayret et… Ki bu zâhirdedir… Dünyalıktır!..

Bütün ibadetlerinin ecir ve sevabını da, onlara ihtiyacı olanlara, kendine hiç pay ayırmayacak şekilde vermeye çalış. Bu da ukbâ ile ilgili feragatındır!.. Yaptıklarının karşılıklarından sıyrılışındır…

Değil ki muhtaca yardım etmek!..

Daima çalış… Ama bu çalışman nefsin için değil, hepsi Yaradanın birer emaneti olan mahlûkata yardım ve iyiliklerin onlara ulaşmasına vesile olmak için olsun. Bil ki, öyle insanlar vardır ki; dostu menfaati, ihtiyaçları için isterler… Öyle ise kendine öyle bir dost seç ki, artık O, hiçbir yaratılmışa muhtaç olmayacak kudrete sahip olsun!..

Yaratılan ne vardır ki birbirine muhtaç olmasın?.. Ama onları Yaradan!.. İşte, O’nu “Dost” seç kendine!.. Yönelişin O’na olsun… Ve ihtiyaçlarını da, eğer bîhaber ise O’na arz et!

Düşün, düşün ve gene düşün; düşündüğünün gerçeğine eremesen bile, hiç olmazsa düşünenler arasına girersin.

Eğer, vuku bulan hâdiselerin hikmetini sezemiyorsan, hemen itiraz etmekten kaçın ve o işin sonunu beklemeye çalış!.. Şüphesiz ki işin hikmetini sezinlemek o zaman daha kolaylaşır. Böylece, sen de cahilane isyanlardan korunmuş olursun.

Ne bir kusur işle; ne de af dilemek mecburiyetinde kal!.. Hatta, kimsede kusur görmemeye gayret et…

Senin, bizzat arzularınla gelişen hırsın, senin şeytanın olmuştur!.. Arzuları kalmamış bir kişinin, ihtirasları da olmadığı için, şeytanı da müslüman olur!..

İşte bu hâle gelmiş bir er kişi olduğun zaman, bütün menfaat duygularından da sıyrılmış olacağından; ne sen bir yaratılmış olanı kırarsın, ne de onların sana bir zararı dokunabilir. Çünkü yaratılmışlar çoğunlukla, kendilerine bir iyiliğin ulaşmasına vesile olanları sever ve hakikatten uzak iseler, verileni verenden bilirler!.. Sen bil ki, veren verdirten hep O’dur!..

Bu sebep iledir ki, ne bir şeyinle öğün, ne de bir şeyine güven!.. Güvendiğin inancın bile olmasın; değil ki malın mülkün, evlat veya ahbabın!.. Başına gelebilecek en küçük bir musîbet ile o çok güvendiğin inancın, kızgın Güneş altındaki damlanın buharlaşması gibi gider de senden habersiz, sen hâlâ inancım var sanıp durursun.

Efendimiz aleyhisselâm buyurur ki:

“Kendisinden başka Hak ilâh olmayan Allâh’a yemin ederim ki, sizden biriniz cennet ehlinin ameliyle amel etmekte devam eder. Nihayet kendisi ile cennet arasında bir zirâdan (arşın) başka mesafe kalmaz! Bu sırada yazı o kişinin önüne geçer!.. Bu defa o kişi cehennem ehlinin ameliyle amel etmeye devam eder.

Ve yine sizden biriniz cehennem ehlinin ameliyle amel eder, nihayet kendisiyle cehennem arasında ancak bir zirâ mesafe kalır! Bu sırada yazı önüne geçer!.. Bu defa da o kimse cennet ehlinin ameliyle amel eder ve cennete girer!

İşte bu sebepledir ki, ne bir şeyinle öğün ve ne de bir şeyine güven bu kısa süreli yaşantı devresinde…

Yaradanından sık sık af dile, istiğfar et… Ama, sözümüzü iyi anla!.. Sadece, bir papağan gibi, hep “Estağfirullâh” veya “tövbe ya Rabbi” de, demiyorum!..

Gerçek tövbe, yaptığın işin hakikaten hatalı olduğunu idrak edip, bundan pişmanlık duyduğun zaman edilmiştir. Bunun içindir ki, Efendimiz:

“Tövbe, nedâmettir.”

Buyurmuştur. Eğer işlediğin kusur, bir yaratılmışa zarar vermek suretiyle olmuş ise, bu takdirde onun o zararını dahi telâfi edip, gönlünü almaya çalış… Tâ ki, tövbelık alabilesin.

Bir yardımda bulunmak suretiyle bir yaratılmışın sevinmesine vesile olman, şüphesiz ki her şeyden üstündür. Gece yarısı, bir hastaya, bir saat yardım için yanında bulunman, senin binlerce gecelik yararlı ibadetin kadar hayırlıdır… Çünkü, yararlı ibadet, vaktini boşa geçirmenden hayırlıdır. Boş vaktini bir muhtaca hasredip, onun o ihtiyacının zail olmasına çalışman suretiyle değerlendirmen ise farzdır. Bundan dolayıdır ki, daima Yaradanın huzurunda, yaratılmışların gerçeğe yönelen hizmetinde olmaya çalış.

İnsanların indînde kişinin değeri, Yaradanına yönelişi ve yakınlığı kadardır… Öyle ise yönelişin gerçeğe, aslına, Rabbine olsun.

Görünüş, şekil, yaş veya madde değil, idrak ve bilmektir önemli ve değerli olan. Öyle ise düşün, geçen zaman hangi gerçeği idrak etmeme vesile oldu diye… Ve cevabının üstünde dur.