TECELLİYAT

Ahmed Hulûsi

Muhterem kişi…

Efendimize sordular:

“Müferridûn kimlerdir?”… Cevap buyurdu; “Allâh’ı çok zikredenler!..”

Bil ki, Allâh’ı tespih etmeyen tek bir mahlûk;

“HİÇBİR ŞEY YOK Kİ, O’NUN HAMDI OLARAK, TESPİH ETMESİN! FAKAT SİZ ONLARIN İŞLEVİNİ ANLAMIYORSUNUZ!” (17.İsra’: 44)

Âyetinde de belirtildiği gibi, yoktur!..

Bütün yaratılmışlar, her an O’nu tespih etmektedir! Bir kısmı bilerek, bir kısmı bilmeyerek… İnsan da, hayvan da, taş da, toprak da, ot da, hava da… Fakat, Rabbin indînden ilim vermediği kişiler bunu bilemezler, idrak edemezler.

Her bir Esmâ-i ilâhînin zuhuru, her bir tecellinin varoluşu ve varoluş gayesi onun gerçek tespihidir. Eğer ehli isen bu cümlemizden bir şeyler anlamaya çalışırsın. Rab dilediği tecellilerin yaratıcısıdır.

Bütün bu tespihlerden ayrı olarak; bu hadiste de buyrulduğu üzere “müferridûn”un vazifelerini izah sadedinde, “Allâh’ı tespih edenler” veya “Sabredenler” veya “Çokça hamd edenler” denilmemiş de; “Allâh’ı çok zikredenler” buyrulmuştur.

“…AYAKTA VEYA OTURURKEN YA DA YANLARINIZ ÜZERE UZANMIŞKEN (sürekli) ALLÂH’I ZİKREDİN… “ (4.Nisâ’: 103)

Genel mahlûkata ait zikir başkadır; “insan”a ait olan başka!

Buradaki, bütün mahlûkata değil sadece insanlara şâmildir… Çünkü;

“MUHAKKAK Kİ BİZ O EMANETİ (Esmâ şuuruyla yaşamayı), SEMÂLARA (benlik bilincine), ARZA (bedene) VE DAĞLARA (organlara) ÖNERDİK DE, ONU YÜKLENMEKTEN KAÇINDILAR (Esmâ bileşimleri onu açığa çıkarmaya elvermedi); VE ONDAN KORKTULAR! ONU, İNSAN (hilâfeti oluşturan Esmâ mânâlarını açığa çıkarma şuuru) YÜKLENDİ.” (33.Ahzâb: 72)

Âyetinde belirtilen emanettir bu!..

“Zikir”; insanların asıllarına yöneliş ve tekâmülleri derecesinde, gerçek anlamına uygun bir hâl alır.

Başlangıçtaki zikir; dilden hep bir kelimeyi tekrar ile olur. Daha sonra bu, içten ve dil hareket etmeksizin olur. Bundan sonra kalpten zikir gelir… Bunu daha da açık izah etmek istersek, “tefekkürî zikir” de diyebiliriz… Gerçek anlamdaki zikrin, ilk basamağı budur. Bundan evvelkiler, bu basamağa gelmeye yarayan yol gibidir…

Burada birkaç hadîs-î şerîfi daha belirtelim…

“Bir saat tefekkür, bir yıllık ibadetten hayırlıdır.”

“Bir saat tefekkür, yetmiş yıllık ibadetten hayırlıdır.”

“Bir saat tefekkür, bin yıllık ibadetten hayırlıdır.”

Kişi, tefekküre başlar… Bu hâlde, dünyadan sıyrılmıştır artık…

Bundan sonra zikir sırdandır… Kişinin, âhiretle dahi alâkası kalmaz.

Ve daha sonra da hafî zikir başlar!.. Burada tefekkür, Esmâ mânâlarından dahi tecrittedir! Burada birlik, mutlak bölünmez birlik tefekkürü ve müşahedesi başlamıştır…

Bütün bunlardan başka, ahfâ vardır ki, onun hakkında ne dilin gücü yeter bir şeyler söylemeye; ne de kalemin gücü yeter bir şeyler yazmaya… Onu, Rab bilir!.. Rab’dadır!.. Rab’dandır!.. Rab’dır!..

Kişi, sırdaki ruhaniyetle zikre başladıktan sonra, artık Rabbin örtüsüne bürünülmüş demektir… Buradaki tefekkür, “Bir saat tefekkür, bir yıllık ibadetten hayırlıdır” hadisinde bildirilen tefekkürdür ancak…

Daha sonraki erişilen mertebelerde de diğer hadislerin mânâları ortaya çıkar…

Artık bu ve bundan sonraki hâlleri, gerçek yönü, örtü altındakilerden gayrına gizli olmaya başlamıştır…

Bâyezid’in (selâm olsun) dediği gibi… Yolun başında idim, ‘Sıddîk’ dediler; sonuna yaklaştım, ‘Zındık’ demeye başladılar!”…

Şurası da mühimdir ki, ne olursa olsun, buyrukların zâhir taraflarını terk etmek doğru değildir!.. Çünkü Efendimiz terk etmemiştir! Çünkü ibadetlerin çok önemli bilimsel gerekçeleri vardır… İbadetlerin ilmî gerekçelerini “İNSAN ve SIRLARI” isimli kitabımızda detaylı olarak anlattık…

Yukarıda anlatılan, Bâyezid’i inkâr edenlerin durumu şu kişilere benzer…

Ellerinde radyoaktivite ölçü cihazı olan “Gaiger sayacı” ile birtakım kişiler, bir sahanın radyoaktivitesini ölçmeye çalışıyorlar. Fakat ellerindeki “Gaiger Sayacı”nı radyoaktivite bölgesine yolladıktan bir süre sonra bir de bakıyorlar ki, ışınlar sıfıra düşmüş. Bu durumda o kişiler, demek ki, diyorlar, o sahada radyoaktif ışınlar yok!..

Fakat, onların içinde daha üstün olan diyor ki, “Hayır, burada ışınlar olabilir, belki de tahminimizin çok daha üstündedir. Bu sebep ile biz çok daha kuvvetli bir Gaiger Sayacı yaptırıp, ondan sonra o sahanın radyoaktivitesini ölçmeliyiz.”

Ve nitekim, bu sayaç yapıldıktan sonra bir de o sahaya bakıyorlar ki, o sahadaki radyoaktivite, tahminlerin çok daha fevkinde değil miymiş…

İşte bundan dolayıdır ki, bu ilimden nasibi olmayanlar, kendi tefekkür kapasiteleri dışına çıkan fikir ve kişileri daima tenkit veya inkâr ederler.

Bütün inkâr veya tenkitlerin bir sebebi de budur aşağı yukarı… İnsan, havsalasının alamadığını inkâr eder. Eğer o kişiler derlerse ki, “İyi ama biz onları örnek alıp, hareketlerimizi onlara göre ayarlıyoruz” ; o takdirde, biz de deriz ki;

Siz sadece, Efendimizi örnek alınız; ve KURÂN’ı “MÜRŞİD” kabul ederek, O’na mürid olunuz!

Çünkü Kur’ân; sizi sadece Efendimize tâbi olmakla mükellef kılmıştır.

Sizin anlayamadığınız, hareketlerinin gerçeğini idrak edemediğiniz kişileri inkâr veya tenkit etmeniz, kınamanız, sadece sizin seviyenizi ortaya koyar; onlar ise, kendi âlemlerinde, sizin değer yargılarınızdan berîdirler…

Öyle ise artık siz;

“…O’NU, HİDÂYETİNİN SİZDE AÇIĞA ÇIKTIĞI KADARIYLA ZİKREDİN…” (2.Bakara: 198)

Buyruğu üzere, gerçeğe yönelip, idraka çalışınız.

Fakat bunu da elbette kapasiteniz dâhilinde yapabilirsiniz. Öyle olunca kapasitesi sizinkinden daha geniş olabilecekleri niçin inkâr edersiniz?..

Her biriniz ancak kapasiteniz kadarından mesûlsünüz.

Sık sık okursunuz ya;

“ALLÂH KİMSEYİ KAPASİTESİ DIŞINDAKİNDEN MÜKELLEF TUTMAZ…” (2.Bakara: 286)