TECELLİYAT

Ahmed Hulûsi

Muhterem kişi, bil ki…

Allâh, âlemleri ilminde yaratmıştır!..

Tecelliler O’ndandır… Dönüş, O’na olmaktadır.

Öyle ise bir tecelli olan sen de, vaktin dolup, senden zuhura gelecek tecelliler hitam bulunca, mecburen aslına dönmüş bulunacaksın. Çünkü, her tecelli O’na döner. Sen de O’na döneceksin. Ama nasıl?

Elbette sen, “Ölmeden önce ölünüz!” buyruğunu işitmişsindir. Bu, cebrî olarak, gerçek sana idrak ettirilmeden önce, “sen dileyerek aslını tanı” anlamına gelir.

Dünya, müminin zindanıdır!.. Ve mümin, öldüğü zaman bu dünyadan veya zindandan kurtulur.

Öyle ise, bu ölüm geçidinden dileğinle geç, böylece ebedî huzur ve saadete eriş!

Ebedî huzur ve saadet, bil ki ölümün ötesindedir. Öyleyse sen de bu huzur ve saadete kavuşmak için ne bekliyorsun daha?..

“Ölmek de nasıl olur isteyerek?” dediğini duyar gibi oluyorum… “Var” kabul ettiğin benliğinden, bireysel hırs ve arzularından geç!..

Belki, hayatında ölü görmüşsündür!.. O, artık bir şey isteyecek hâlde midir? Hayır!

Öyle ise, sen de arzularından sıyrıl!.. Vazgeç bir şeyler istemekten; hâline razı ol!.. Bil ki razı olmak çok büyük bir mertebedir.

ALLÂH ONLARDAN RAZI OLMUŞTUR VE ONLAR DA O’NDAN RAZI OLMUŞLARDIR (ilâhî özelliklerin tecellisi)… İŞTE BU, RABBİNDEN HAŞYET DUYAN KİMSE İÇİNDİR!” (98.Beyyine: 8)

Âyetini okumuyor musun?..

Ne dünyanın peşinde ol, ne de ukbânın!..

Düşündüğün sadece, Rabbin emanetlerine acaba ne şekilde gerçek yolda hizmet edebilir, onlara bir iyiliğin erişmesine nasıl vesile olabilirim fikri olsun!..

Eğer dua etmek istiyorsan, duan; “Rabbim iyiliklerine vasıta kıl bizleri daima; kendine seçtiklerinden eyle!..” olsun. Ve böylece çalış. Tâ ki elinden ve dilinden daima yaratılmışlara bir hayır iş hâsıl olsun.

Bir fiili işlerken iyi düşün ve soru sor kendi kendine… “Bu işi neden yapıyorum?” diye…

Cevabın hangisi? “Allâh” için mi?.. “Nefsim” için mi?.. Senin gönlünün meylidir gerçekteki niyetin! Yoksa, senin gönlünün meyli bir tarafa iken, sen kalk benim niyetim şudur diye başka bir şey söyle!.. Eh, belki kendin inanırsın!..

 “Fiiller, niyetlere göre değerlendirilir” buyruğunu işitmişsindir Efendimizin. “Müminin niyeti fiillerinden hayırlıdır” buyurduğunu da! Öyle ise bu konuda çok önemle dur!..

Tâ ki, ne zaman kendine, bu işi niçin yapmalıyım sorusunu sorduğunda, sadece “Rabbim emrettiği için”cevabını verebilene dek…

Zaten bu hâl kısa bir süre devam eder, ehli isen…

Ondan sonra bir de bakarsın ki, ne niyet kalmış, ne de düşünce.!.. Rüzgâr nereden eserse o tarafa eğilirsin. Ne işten haberin olur, ne de yaptığından. Ancak, belki sonradan ne yaptığını anlarsın. Bazen, onun bile farkında olmazsın!.. Daha sonra da, kimin neyi yaptığını, vakit gelmiş ise anlarsın.

Artık o hâle erişmiş olursun ki, yapan, eden, veren “benim” veyahut “O”dur dersin! Gayrı, burada kelimelere yer kalmaz.

Daha evvelki makâmlarda, “ben” yahut “sen” yahut da “O” gibi kavramları farklı bilip, “ben”, “biz” gibi kelimeler üzerinde dururdun. Şimdi, burada ise hissedişten sonra, şekle yer kalmamıştır.

İster “ben” de, ister “biz”, ister “O”, bilirsin ki hiç fark etmez, hepsi aynı şeyi, tek bir gerçeği ifade eder!

Asit kazanına düşen insanın ne eti ne de kemiği kalır; bir süre sonra da asit olup çıkar.

O zaman görürsün ki, yer o eskiden bilip, yürüdüğün yer değildir artık…

“O SÜREÇTE ARZ (beden), BAŞKA ARZA (bedene) DÖNÜŞTÜRÜLÜR, SEMÂLAR DA (bilinçler de başka bir algılayışa)!..” (14.İbrahiym: 48)

Muhterem kişi…

Cüneyd-i Bağdadî (selâm olsun) bir gün konuşması sırasında, “Su, içinde bulunduğu kabın rengini alır”dedi… Sen bu sözün mânâsını işte bu vakitte anlamaya başlarsın…

Suya, rengi veya tadı, içinde bulunduğu kap verir!.. Hangi kaba girerse, onun şeklini alır. Kapların fıtratından dolayı, içindeki suyun tadı veya rengi veya şekli değişir.

Sen burada iken;

“ANDOLSUN BUNDAN GAFLET İÇİNDE (kozanda yaşıyor) İDİN… SENDEN PERDENİ KALDIRDIK!.. (50.Kaf: 22)

Âyeti tecelli etmiş; ve gerçeği müşaheden başlamıştır bundan sonra…