KENDİNİ TANI

Ahmed Hulûsi

Mâdemki benim varlığım Hak, mâdemki benim varlığım O’nun varlığı… Öyleyse, O’nu hiçbir şey kısıtlamaz, kayıt altına almaz, ben dilediğim gibi yer içer, yaşarım” noktasına gelirsin…

İşte, saptırıcı cinlerin ya da vehminin, sana getirebileceği son belâ burada başlar!..

Çünkü, bu düşünce içindeyken farkında olmadan tamamen bedene dönük bir yaşam söz konusu olur. Yemeye, içmeye, uyumaya, çiftleşmeye ve tamamen dünyaya yönelik menfaatlere sahip olma uğruna, kayıverirsin.

Eğer, bu noktada, sana bunları idrak ettirecek bilgili ve tecrübeli bir yol gösteren varsa, bu açıkladığım incelikleri sana anlatarak, durumunu fark ettirip, idrak ettirip, senin kurtulmana vesile olur. Ancak, senin için kurtuluş takdir edilmişse…

Yoksa nice ve niceleri burada takılıp kalmış; niceleri O’na erme noktasına yaklaşmışken, Allâh’tan ebeden perdelenip, her şeylerini yitirmişlerdir.

Burada, en azından şunu örnek almak lazım… Benden evvel kimler geçmiş?..

Hz. Rasûlullâh (aleyhisselâm) geçmiş, Cüneyd-i Bağdadî, Bâyezid-i Bistamî, Seyyid Abdulkâdir Geylânî, Seyyid Ahmed Bedevî gibi sayısız hakikate erişmiş, marifete ulaşmış zevât geçmiş!..

Bunların hepsi de, bu hakikatleri bilmelerine rağmen, hakikatten sonraki marifete de eriştikleri için, zâhirde madde boyutuna dönük değil, şuur boyutuna dönük bir tarzda yaşamışlardır.

Yemelerini, içmelerini asgari sınıra indirmişler. Zikre, namaza, gece namazına ağırlık vermişler; oruç ve sair çalışmalarla yetinmeyip, bu amellerin ötesinde de şuur boyutunda “Tek”liği yaşamaya yönelmişlerdir.

Burada araya bir açıklama getirelim…

Marifet vardır, Hakikatten önce

Marifet vardır, Hakikatten sonra!..

Birincisi, “Mülhime nefs” mertebesindeki kişinin Hakk’a marifetidir. Bu kişiye “Ârif” denilir.

İkincisi, “Mardiye nefs” mertebesinde açığa çıkan “maarifi Billâh”tır!.. Çıktığı mahale, “Ârifi Billâh” denilir.

İkisi arasındaki fark, bardaktaki suyla, deniz arasındaki fark gibidir, eğer misalle anlatmak gerekirse…

İşte yukarıda anlattığımız düşünce ve duygular, fitneler, “Mülhime nefs” düzeyindeki âriflerin başına gelir.

Eğer bu açıkladığımız kriterleri elden kaçırmazsan; kolay kolay vehminin senin için doğurduğu tehlikelere düşmezsin!..

Şu anda nasıl, çevrende arkadaşın, eşin-dostun, annen-baban, kocan-karın vb. gibi birimler varsa, ölüm ötesi yaşamda da çevrende böyle birtakım insanlar olacaktır.

Şu anda nasıl ki Vahdet esası, eğer yaşayabiliyorsan bir gerçekse, ölüm ötesi yaşamda da, öylesine gerçektir.

Yani, şu anda birimlerin var olması, nasıl Tek’liğe ters düşmüyorsa, ölüm ötesi yaşamda da birimlerin var olması Tek’liğe ters düşmez!..

Şu anda, annen baban, arkadaşın, ahbabın veya komşun vs. terkipsel yapısı gereği herhangi bir yardıma ihtiyaç duyduğunda ona yardım ediyorsan, bu yardım isteme ve etme kavramları Tek’liğe ters değilse; ölüm ötesi yaşamda da aynı şeyler söz konusudur… Veya onlardan sana yardım gelmesi söz konusudur.

Yani bunların hiçbirisi “Tek”liğe ters düşen noktalar değildir.

Ters düşüyor gibi görüyorsak, bizim bu hususta “Tek”liği anlayamayışımız, o ters görüşü meydana getirmektedir.

Öyleyse, bizim “Tek” kavramını; Tek’liğin, kendi mânâlarını, oluşturmak istediği mânâları ortaya çıkarmak üzere sûretlere bürünmesi olduğunu; her sûretin kendi şartları içinde yaşamak durumunda olduğunu; O’nun, o hâli yaşamayı murat etmesi dolayısıyla hoş görülmesi gerektiğini bilerek, hiçbir olaya veya birime kızmayıp, sinirlenmeyip, üzülmeyip; her birimin her fiilini yerli yerinde görüp; ona elimizden geldiğince, şuur boyutuna yönelmesini sağlayacak şekilde Hakk’ı tavsiye edip; bu yolda çalışmalarında ona yardımcı olmamız gerekir.

Zira insan, tabii yaşamın şartlarını yerine getirerek yaşadığı sürece, hüsrandadır!..

“İnnel İnsâne le fiy husrin”

“Muhakkak ki insan, hüsran içindedir!” (103.‘Asr: 2)

İnsan bedenselliğe, birimselliğe dönük yaşadığı sürece, hüsrandadır…

“İllelleziyne amenu…” ; “iman edenler”...

“Ve amilus sâlihati…”; “Bu iman ettiğinin gereği amellerde bulunanlar”…

“Ve tevasav bilhakkı”; “Hakk’ı tavsiye edenler”…

“Ve tevasav bissabr”; “Ve bunun gereğini yaşamak için, olaylar karşısında sabredilmesi gerektiğini karşılarındakilere bildirenler”…

İşte bunlar, hüsran noktasından kendilerini kurtarırlar.

Öyle ise, bizim yapacağımız şey; Tek’liğin ne olduğunu çok iyi anlamaktır.

Birimsel yapıların, “Tek”liğin kendisinden ortaya koymak istediği mânâlara göre bürünmüş sûretler olduğunu ve bu sûretlerin O’nun sûretleri olduğunu bilmek, dolayısıyla varlıkta, gerçekte tek bir Veciholduğunu ve O’nun sûretleri olduğunu, Allâh’ın Vechi olduğunu; ve her bir noktada O’nun vechini seyretmek durumunda olduğumuzu müşahede etmek… Ve de şuur boyutunda yaşamak suretiyle onu hissedebilmeye çalışmak, esas vazifemiz olmalıdır.

Eğer, O’nun kendine seçtiği birimler olarak meydana getirilmiş isek…

Aksi takdirde, tamamıyla bedene dönük istek ve arzularla, bedene dönük zevkler, çıkarlar, oluşlar içinde koşuşturup birçok şeyi yitirmek durumuyla yüz yüzeyiz…

Öyle ise, evvela kendi yerimizi, yurdumuzu, hâlimizi anlayalım…

Bunun için gerekli olan kıstasları da özetle burada vermeye çalışalım…