MUHAMMED MUSTAFA 2

Ahmed Hulûsi

İslâm terminolojisinde, Allâh rızası için, Allâh buyrukları yolunda yapılan savaşa “Gaza” denilir… Bu gazaya katılan kimselere “Gazi”; ve bu gaza sırasında ölen gazilere de “Şehîd” denilir…

Allâh’ın emirlerine uymak gayesine matuf olmayan muharebelere İslâm terminolojisine göre katiyen gaza adı verilemiyeceği gibi; gene yukarıdaki gayeye matuf olmayan muharebelere katılmayan kimselere de gazi denilemez… Keza, şehit ünvanı da, sadece Allâh’ın emirlerine itaat etme gayesiyle gazaya katılmış kimselere verilir…

Bunun dışında, çeşitli devrelerde ve yerlerde, çeşitli kimselere de bu ünvanlar kullanılmıştır ki, bu kullanılmadaki isâbet, o kişilerin yukarıdaki gayelere yakınlıkları nispetinde yerini bulmuştur, İslâm Dini zaviyesinden…

Evet bu açıklamadan sonra, Efendimiz AleyhisSelâm ile ashabı arasında geçen “Kervan mı? Gaza mı?” tartışmasına gözlerimizi çevirelim…

Gözcülerin de dönüşünden sonra Efendimiz AleyhisSelâm müslümanları toplayarak onlara sordu:

− Ashabım ne dersiniz?.. Kureyş kavmi bize karşı savaşmak üzere Mekke’den çıktılar… Bütün hınç ve kızgınlıklarıyla üzerimize geliyorlar!.. Şimdi biz, kervan üzerine mi gidelim, yoksa Kureyş ordusu üzerine mi?..

Ashabın bir kısmı, Kureyşli müşriklerle gazaya girmenin bu şartlar altında pek lehlerine olacağını sanmıyordu… Bu yüzden şöyle konuştular:

− Bize kalırsa, düşmanla karşılaşmaktan, kervanı takip etmek daha yerinde olacak!..

Efendimiz bunun üzerine biraz daha açıklama yapmak lüzumu hissetti:

− Kervan deniz sahiline doğru geçip gitti… Ebu Cehil ise üzerimize doğru geliyor!.. Bu durumda gazaya mı çıkalım, yoksa kervanı mı kovalıyalım, ne dersiniz?..

Ashabtan birkaçı tekrar aynı görüş üzerinde ısrar ettiler:

− Yâ Rasûlullâh, bizde Kureyş ile çarpışacak kuvvet ve takat yoktur… Bu sebeple biz kervan üzerine gitmeye daha taraftarız!..

Bu ısrar Efendimiz AleyhisSelâm’ı oldukça üzmüştü… Bir an sustu:

Bu sırada Hazreti Ebu Bekir es Sıddîk (r.a.) ayağa kalkıp, durum hakkında fikirlerini açıkladı ve mevcut şartlar altında Kureyşli müşriklerle çarpışmanın en yerinde hareket olacağını belirterek, ne pahasına olursa olsun bu karardan dönülmemesini istedi.

Hazreti Ebu Bekir es Sıddîk (r.a.)’dan sonra Hazreti Ömer ayağa kalktı… O da, Kureyşli müşriklerle savaşılmasını, bu hareketin mutlaka müslümanların lehine biteceğine inandığını; müslümanların yenilmesinin İslâm’ın yeryüzünden kalkması demek olacağını ve buna da asla Allâhû Teâlâ’nın müsaade etmeyeceğini belirtti…

Gerek Hazreti Ebu Bekir ve gerekse Hazreti Ömer (r.a.)’ın bu konuşmaları Efendimiz AleyhisSelâm’ın içini son derece ferahlatmıştı…

Derken Mikdat bin Amr (r.a.) ayağa kalkarak çok güzel bir konuşma yaptı ve özetle şunları söyledi:

− Yâ Rasûlullâh, Allâhû Teâlâ Sana bir emir buyurduysa Sen onu yerine getir!.. Biz Senin yanındayız ve inşâAllâh bundan sonra da beraber olacağız!.. Biz İsrailoğularının Hazreti Musa’ya dediği gibi; Git, Sen ve Rabbin, ikiniz onlarla çarpışın, biz de burada neticesini bekleriz!.. demeyeceğiz…

Velâkin; Git, Sen ve Rabbin müşriklere karşı savaş, biz de Senin’le beraberiz!.. deriz… Şüphesiz ki Sen müşriklerle Bir Kül Gımad’a kadar savaşarak sürükleyecek olsan, biz de Seninle beraber savaşacağız…

Bu konuşmadan sonra Efendimiz AleyhisSelâm’ın yüzü son derece gülmüştü…

Acaba Ensar ne düşünüyordu?..

Ensarın fikriyatını dile getirecek bir kimse olan Sa’d bin Muaz (r.a.) ayağa kalkıp konuştu:

− Yâ Rasûlullâh, biz Sana iman ettik, getirdiklerini de tasdik ettik!.. Seni daima dinlemek ve buyruklarını yerine getirmek üzere de Sana ve Rabbimize söz verdik… Yâ Rasûlullâh, Sen nasıl istersen öylece karar ver!.. Biz de Seninle beraber olacağız!..

Seni Hak bir Kitap ile gönderen Allâh’a yemin ederiz ki, Sen bize şu denizi gösterip içine dalsan bizde Senin’le birlikte dalarız… Bizden bir kişi bile geride kalmaz!..

İnşâAllâh, Allâh Sana, bizden gözünü aydın edecek büyük kahramanlık gösterir…

Allâh’ın lütuf ve inayetiyle yürüt bizi onların üzerine!..

Efendimiz AleyhisSelâm bunun üzerine orada bulunanlara ilk müjdeyi verdi:

− Haydi, yürüyünüz!.. Size müjdelerim ki, Yüce Allâh, iki taifeden birisini bana vadetti!.. Vallâhi ben şimdi, bütün Kureyş kavminin harp meydanında vurulup düşecekleri yere bakıyor ve oraları görüyorum…

Evet, böylece bu büyük savaşa girişme kararı alınmış oluyordu…

Hazreti Âli Kerremallâhu veche, Hazreti Hamza (r.a.), Hazreti Zeyd bin Harise (r.a.), Hazreti Enes (r.a.) Hazreti Ebu Kebşe (r.a.), Hazreti Ebu Mersed Kennaz bin Husayn (r.a.), (Hazreti Osman bin Affan EfendimizHazretlerinin kızı olan Rukayye Sultanın hastalığı dolayısıyla, Efendimiz’in emriyle Medine’de kalmıştı), Hazreti Ebu Bekir es Sıddîk (r.a.), Hazreti Bilâl bin Rebbah (r.a.), Hazreti Osman bin Ma’zun (r.a.), Hazreti Sa’d bin Muaz (r.a.), Hazreti Amr bin Muaz (r.a.)…

Müslümanlar, Bedir kuyusu civarına gitmek üzere yola çıktıktan sonra iki gün kadar, oruçlu olmaları hasebiyle son derece güç duruma düşmüşlerdi… Ramazan olması sebebiyle bütün zorluklara rağmen oruçlarını bozmak istemiyorlardı…

Bu durum karşısında Efendimiz AleyhisSelâm meseleye el koymak zorunda kaldı ve sefere katılan oruçluların oruçlarını açmalarını emretti… Müslümanlar, gayreti diniyyeleri dolayısıyla bir türlü oruçlarını açmak istemiyorlardı, Efendimiz’in buyruğunu bir ruhsat verme şeklinde kabul ettiklerinden…

Nihayet Rasûlü Ekrem AleyhisSelâm kesin olarak buyurdu:

− Ey söz dinlemezler, işte ben orucumu açtım!.. Haydi siz de orucunuzu açınız!..

Ashabın daha fazla sıkıntı çekmesini istemeyen Efendimiz AleyhisSelâm nihayet kendisi de orucunu açmak zorunda kalmıştı…

Ramazan’ın on dördüncü gecesinde Revha kuyusu başına gelinmişti!.. Efendimiz AleyhisSelâm burada namazını kıldıktan sonra Allâhû Teâlâ’ya dua etti:

− Allâh’ım, ümmetimin Firavunu olan Ebu Cehil’in kaçıp kurtulması için fırsat verme!..

Efendimiz AleyhisSelâm namazını kıldıktan sonra müslümanlar arasında dolaşmaya başladı… O sırada ashabtan Rifaa bin Rafi ile kardeşi Hallad, Ubeyd’le nöbetleşe bindikleri devenin başında oturmuşlar, kara kara düşünüyorlardı… Zira daha önlerinde çok uzun bir yol olduğu hâlde, develeri âdeta yürümez olmuştu. Ki üstelik önlerinde bir de çok muazzam şekilde geçmesi mümkün olan gaza mevcuttu…

İşte bu şartlar altında Hallad kardeşine kızgın bir şekilde konuştu:

− Nezrim olsun ki, eğer Allâh bizi Medine’ye geri döndürecek olursa, ben de bu hayvanı boğazlayacağım!..

O böyle konuşa dursun Rasûlüm Ekrem AleyhisSelâm da o sırada onların başucunda onları dinliyordu… Birden O’nu görünce dert yandılar:

− Yâ Rasûlullâh, devemiz artık yürüyemiyor!..

Efendimiz AleyhisSelâm durdu bir an ve sonra kendisine bir miktar su getirmelerini istedi… Efendimiz AleyhisSelâm hemen gelen su ile abdest aldı. Sonra da buyurdu:

− Açın devenin ağzını…

Açtılar… Ve Efendimiz’in abdest suyu devenin ağzına döküldü… Sonra geri kalan su ile de sırtı, boynu, sağrısı ovuldu… Deve, yürüyüşe geçildiği zaman en önde gidenlerden biri olmuştu bu ameliyeden sonra!..

Bedir gazası sırasında büyük fayda sağlayan bu deve, dönüş sırasında bir ara kaçmış; tekrar bulunduğunda ise eskisi gibi yürüyemez olmuştu… Ve Medine’ye gelindiğinde de kesilerek etleri fakirlere dağıtıldı…