HZ. MUHAMMED NEYİ OKUDU

Ahmed Hulûsi

“İşte onlar gayblarındaki (algılayamadıkları) hakikate (Nefslerinin Allâh Esmâ’sının anlamlarının bir terkip – bileşimi şeklinde meydana geldiğine) iman ederler, salâtı ikame ederler (fiilen edâ yanı sıra anlamını yaşarlar) ve kendilerine verdiğimiz maddi – manevî yaşam gıdasından Allâh adına karşılıksız paylaşırlar.

Onlar hakikatinden sana (boyutsal geçişle) inzâl olunana ve öncekilere inzâl olmuşlara iman ederler; geleceklerindeki sonsuz yaşam süreçlerine de ikân (kesin idrakten kaynaklanan kabul) hâlindedirler.” (2.Bakara: 3-4)

Yukarıda anlamını vermeye çalıştığımız âyetlerde görüldüğü üzere “korunmak için” en başta gerekli olan “GAYBA İMAN”dır…

GAYB kelimesiyle bizim beş duyu adını verdiğimiz kesitsel algılama araçlarımızla tespit edemediğimiz âlemler (boyutlar) ve bu âleme (boyuta) ait varlıklar anlatılır…

Beş duyu dediğimiz kesit tespiti yapan araçlarımızın kapasitesi dışında kalanları algılayamayan beyin, bunların tümünü “GAYB” olarak nitelendirir… Beş duyu aracılığıyla ile değerlendirilebilenlerin adı ise Din dilinde “şehâdet” âlemidir… Ki bu bizim “madde âlemi (boyutu) dediğimiz kısımdır…

Madde âlemi, beş duyu verileriyle kayıtlanmış beynin “varsayım” dünyasıdır… Çünkü gerçekte evren tümüyle bir ışınsal yapıdır ki; her dalga boyu kesitinden, farklı boyutlar yani âlemler oluşmuş bulunmaktadır…

Farklı dalga boylarından oluşmuş katmanlardaki varlıkların her bir türüne göre de içinde bulundukları âlem (boyut) kendi “MADDE” âlemleridir…

Yani “madde âlemi” diye gerçek ve mutlak tek bir “madde âlemi” olmayıp; her boyut varlığının kendi katmanı, onun kendi özel “madde âlemini” oluşturmaktadır…

Bu itibarla, “ölüm ötesi” yaşama geçenler dahi, bir tür “madde âlemi içinde yaşamaktadırlar… Keza, “cehennem” ya da “cennetler”; ya da şu an için “cinlerin” kendi boyutları dahi, onların algılamalarını sağlayan duyu araçlarına GÖRE “madde âlemidir”…

Bu olayı giriş bölümümüzde detaylı olarak izah ettiğim için burada tafsilâta girmeyeceğim.

Ancak şu kadarını ifade edeyim ki, insanın bir düşünsel yapısı vardır; bir de bedeni… Düşünsel yanı olan “bilinç” ya da “şuur” hiçbir zaman “bedensiz” kalmaz!.. Bu beden, biyolojik-fiziksel beden olabilir; ya da “RUH” adı verilmiş bulunan holografik ışınsal beden olabilir….

Netice itibarıyla insan, sonsuza dek, bir bedenle-bilincin bütünü olarak yaşamına devam eder.

Eski asırlarda ve eski asırları günümüzde seslendirenlerde çağdaş bilgiler olmadığı için, gereksiz tartışmalarla uğraşılmıştır…

Ölümden sonraki beden, yani kıyamette (haşr) tüm insanların toplu olarak bir arada bulunacakları safhadaki beden, ya da daha sonraki aşamada yaşanacak hayat, bedenli mi bedensiz mi; “ruh”la mı, “ruh”artı “madde beden”li mi; gibi çağımız bilimi ışığında hiçbir anlamı olmayan tartışmalar!..

Helikopterin seyahat aracı olduğu ortamda; kağnı arabasının tekerleğinin ceviz mi, gürgen mi; ya da altı ortalı mı, sekiz ortalı mı olmasının tartışılması gibi!.. Ya da quartz teknolojisi kullanılırken, kum saatinin fazilet ve faydalarından söz etmek gibi…

Madde ve madde ötesinin gerçekte, tek bir tümel yapının göresel katmanları olduğunu fark edip kavrayan bir kişi için, bunlardan daha anlamsız soru olamaz!..

Bugünkü algılama aracımıza göre, şu içinde bulunduğumuz katman “madde”dir!.. Bu bedenden ayrılıp ışınsal bedene geçtiğimiz anda da, o beden yapımıza GÖRE, o katman madde olarak algılanacaktır!..

Durum eğer iyice kavranılırsa fark edilecektir ki, biz sonsuza dek, nitelikleri birbirinden farklı da olsa, her an “madde” âlemleri içinde yaşamımızı sürdüreceğiz!.. Bu göresel “madde” âlemlerine (boyutlarına) ne isim verilirse verilsin!..

Evet, işte şu an’a kadar bahsetmiş olduğum algılayamadığımız boyutlar ve o boyutlara ait tüm varlıklar “GAYB”ın iki türünden biri olan “GAYB-I MUZAF” sınıfındandır…

“GAYB” ikiye ayrılır;

1. “GAYB-I MUZAF”… “İzafî – göresel Gayb”

2. “GAYB-I MUTLAK”… “Kesinlikle algılanması mümkün olamayan Gayb”

“GAYB-I MUZAF”; izafî yani göresel algılanamayanlar, anlamınadır… Yukarıda açıklamaya çalıştığımız hususlar için kullanılır…

“GAYB-I MUTLAK” ile ise sadece Allâh’ın ilmi kastedilir!.. Hiçbir yaratılmış, Allâh ilminde ne vardır asla bilemez ve bu ilmi kapsayamaz!..

Keza, Allâh Zâtı itibarıyla “Mutlak Gayb”tır!.. Bilinmesi, kavranılması, tefekkürü kesin olanaksızdır!.. Hiçbir yaratılmış, O “ZÂTI” algılayamaz!.. Ancak izhar ettiği mânâlar yollu, bu mânâları yaratan şu özelliklere de sahiptir, denebilir!..

“GAYBI ANCAK ALLÂH BİLİR, başkası bilmez” denilen gayb, “Mutlak Gaybtır!..

“Mutlak Gayb”ın dışındaki “izafî gayb” ise, Allâh dilemesi ve takdiri sonucu olarak bilinebilir…

Ve bu biliş, Allâh’ın muradı doğrultusunda çok yönlü olabilir…

Gerek kerâmet adı verilen yoldan evliyaullâhın “keşif ve “fetih” sonucu erdikleri; ve gerekse de istidraçyollu gerçekten sapmış kişilerin bildikleri “algılayamadıklarımız”, hep bu durum sonucudur…

Öte yandan, “göresel gayb”ın en önemli bölümü, “âhiret” dediğimiz, ölüm ötesi yaşam boyutudur… Kabir âlemi, berzah âlemi, mahşer âlemi, sırat süreci, cehennem ve cennet yaşamları hep bu “göresel gayb”ismi altında mütalaa edilir…

“Hz. Muhammed’in Açıkladığı ALLÂH” isimli kitabımızda detaylarını verdiğimiz üzere; Kabir âlemi,kişinin biyolojik hâlihazır bedenini terk etmesinden sonra içinde yaşadığı mezardan geçtiği âlem ya da boyuttur!..

Berzah âlemi ise; Nebiler, şehîtler ve bazı velîlerin hâlen yaşamakta oldukları ve zaman zaman bir araya gelerek görüştükleri âlemdir…

Mahşer âlemi ise, “kabir” âleminde kabuslar içinde veya güzel görüntülerle yaşamlarını sürdürenler ile; “berzah” âleminde serbest dolaşanların tümünün bir araya geleceği; ve herkesin Dünya’da yaptıklarının kesin neticelerini görüp alacağı süreçtir!..

Sırat devresi ise, “cehennem” içine çekilmekte olan Dünya üzerinde bulunan insanların, “cennetler” ismiyle tanımlanan ortama kaçış olayıdır…

Dünya’da iken yaptığı çalışmalar sonucu elde ettiği güç oranında, kişiler, geçiş süreci içinde cehennemin ıstırabını çekerler… Ya da güç yetersizliğinin doğal sonucu olarak kaçamayıp, sonsuza dek orada kalırlar…

Yahut da, bütün bu aşamalardan geçerek, neticede “Cennet” ismiyle işaret edilen, Allâh’ın kendisine bahşetmiş olduğu “hilâfet” özellikleriyle, her istediklerini oluşturacakları mutlu yaşam boyutuna geçerler…

İşte belki de yüz milyonlarla seneleri kapsayacak böyle bir süreç ve olaylara “gayb” kelimesiyle işaret edilmiştir!..

Diğer taraftan olayın bir başka yönü daha vardır…

İnsan türüne göre gayb başkadır; cin türüne göre gayb başkadır; melek türlerine göre dahi gayb başka başkadır!..

Yani, sadece insana “göre” gayb söz konusu olmayıp, tüm varlık türlerine göre de “gayb” değişik değişiktir… Ki bu yüzden, bu “gayb” türüne “Gayb-ı muzaf” yani “göresel gayb” derler…

Ayrıca, “Bilgayb” ibaresini, “B” sırrına dayalı bir şekilde anlarsak;

“Onlar, gayblarında bulunan “hilâfet” sırrını oluşturan Allâh isimlerinin işaret ettiği biçimde, gayblarının, “Gaybı Mutlak” olduğuna; bunun asla ve kesinlikle kapsanamayacağına ve kavranamayacağına iman ederler.”

Mânâsını dahi fark edebiliriz!

“İMAN”a gelince…

“Yu’minune Bilgaybı”daki “İMAN”a…

Burada bahsedilen “iman” iki mânâda anlaşılır…

Tahkike dayalı inanış… Yani, kişinin yapmış olduğu araştırma ve tetkikler sonucunda işin hakikatini anlaması ve aklının erebildiği kadarını kavrayıp; aklının eremediğine de iman etmesi…

İşte bu, “tahkik” yoludur…

Sezgiye dayalı inanış… Genelde tüm inananların içlerinde hissettikleri bir inanış… Zorlamayla bir nedene bağlanabilir; ama gerçekte, sadece bir sezgi, bir hissediş ile oluşan saf bir imandır…

Bir de bu ikisinden ayrıca, çevrenin etkisiyle, “herkes” öyle diyor, kabulleniyor, diye taklit yollu inanış var!..

Bütün bunlardan sonra, bir de imanın çok üst derecesi olan “İKÂN” vardır ki, ona da sırası geldiğinde gireceğiz…

Demek oluyor ki; “yu’minune bilgaybı” açıklaması “gayb”ın şartlanma veya hissediş, yahut da hakikatini kavrama şeklinde üç yollu kabullenilişini açıklamaktadır…