EBU BEKİR ES SIDDÎK

Ahmed Hulûsi

Gar’ın (mağara) ağzının hemen yanındaki bir taşın içinden bir dal peydah olmaya başladı… Bu dal, garın ağzını örtecek şekilde gittikçe büyüdü… Derken o daldan birkaç dal daha türedi ve onlardan da yapraklar büyümeye başladı…

Kısa bir zaman içinde mağaracığın ağzı öylesine örtüldü ki, dışarıdan bakan hiçbir insan gözü, o günün gecesinde iki kişinin orada saklanmış olacağını anlayamazdı…

Bu kadarla da kalmadı!.. Şimdi bu yaprakların arasına gelecek bir de misafir var… İşte o da döne döne geliyor… Semâda süzülmekte olan süt beyaz dişi güvercin, kanatlarını hafifçe toplayarak yaprakların arasına akıverdi…

Yerini beğendi ki galiba, tekrar uçtu ve ağzında bir çöp parçasıyla geri geldi. Yuva yapacak!..

Hah! Erkeği de geliyor işte… Beraberce kısa zamanda yapıverirler yuvayı…

Nitekim oldu bitti yuvaları!..

Fakat!.. Evet, dişi güvercin yumurtladı! Bir… Bir daha… Kimi beyaz, kimi de benekli yumurtaların…

Ve iş bu kadarla dahi bitmedi!..

Gelmesi icap eden bir misafir daha var…

Tamam o da göründü!.. Kayaların arasından olanca hızıyla fırlayıp, yangına su götürürcesine yapraklara yöneldi… O uzun bacaklarıyla bir anda, mağaranın ağzının ortasına ulaşıverdi örümcek!.. Yerini beğenmiş olacak ki, bir sağa bir sola, bir aşağıya bir yukarıya gidip gelip ağını kuruyor…

Hayret kelimesi hiçbir şey ifade etmez bu durumda… Nasıl da kuruverdi bu kadar geniş bir yere ağını, bu kadar zaman zarfında!.. İşini bitirmiş insanların gönül rahatlığı içindeki hâli gibi, yavaş yavaş yuvanın köşesinde bulunan yaprağın altına yürüdü.

Artık her şey hazır!..

Değil iki üç Kureyşli müşrik, Kureyş ordusu gelse, gene anlayamaz Rasûlü Ekrem ile Hz. Sıddîk’ın bu mağaranın içinde gizlenmiş olduğunu…