MUHAMMED MUSTAFA 1

Ahmed Hulûsi

Nihayet hristiyanlara böylesine eziyet yapıldığı haberi, hristiyan imparatoru olan Bizanslı Jüstinyen’in kulağına gitti.

Bunun üzerine Bizans İmparatoru Birinci Jüstinyen bir mektup yazarak Habeş Kralı (Necaşi)’den, hristiyanların intikamının alınmasını istedi. Zira mesafe çok uzak olduğu için kendisinin Yemen’e kadar gitmesi imkânsızdı. Hâlbuki bu iş, Yemen’in yanıbaşındaki hristiyan Habeş İmparatoru Necaşi için ise hiç de bir mesele değildi…

Bunun üzerine Habeş Kralı 70 bin kişilik bir orduyu Yemen’e çıkartarak Zu Nuvas’ın üzerine saldırttı. Ordunun başında Eryat adında bir başkumandan vardı. Eryat kısa zamanda Yemen’i istila etti ve havalide çok büyük bir katliam yaptı.

Bu savaşta Zu Nuvas bozguna uğradı, nihayet ele geçeceğini anlayınca atını denize sürdü ve intihar etti. Savaştan sonra da Eryat’ın katliamı devam etti. En ufak bir hâdiseden dolayı halka yapmadığı kalmıyordu.

Bunun üzerine halk Ebrehe’den yardım istedi. Ebrehe bu yardım daveti dolayısıyla Eryat’ın üzerine yürüdü ve yapılan savaşta teke tek dövüştüler. Bu dövüşme sonunda Ebrehe Eryat’ı öldürdü ve Yemen’in başına geçti. Artık Himyer’in tek hâkimi Ebrehe idi…

Ancak Necaşi haberi alınca bunu kendisine isyan saydı ve “Kafasını kazımaz toprağını çiğnemezsem, bana yolum haram olsun” diye ant içti.

Bu haber derhâl Ebrehe’ye ulaşmıştı… Ebrehe kulağına gelen yemin üzerine derhâl kafasını kazıtıp saçlarını bir torbaya koydu; diğer torbaya da Yemen toprağından doldurttu ve bir name ile Necaşi’ye yolladı.

Ebrehe’nin niyaznamesi şöyle idi:

Ey Sultanlar Sultanım!

Eryat senin bir kulundu; ben dahi bir kölenim… O, Habeş’e kara leke sürecek vahşi hareketlere girişti Yemen’de… Ben dahi senin namına bu kara lekenin sürülmesine daha fazla tahammül edemeyip harekete geçmek ve ona haddini bildirmek zorunda kaldım. Gayem, Sultanımın buyruğunun ve şanının Himyer’de bir kat daha yükselmesidir. Kölen hakkındaki yeminini dahi duydum… İşte Sultanıma baştan başa kazıttığım saçlarımı ve Yemen’in toprağını yolluyorum… Ayaklarınız altına alınız, çiğneyiniz de yemininiz yerine gelsin. Köleniz Ebrehe…

Bunun üzerine Necaşi, Ebrehe’ye affettiğini, bir süre daha orada kalmasını yazdı.

Güney Arabistan’ın başşehri o zamanlar Sana şehri idi. Buna rağmen birçok putperest Arap hac zamanı ziyaret için Kâbe’ye gelirdi. Bu durum bir gün Ebrehe’yi oldukça düşündürdü…

Nasıl olurdu da bu kadar insan bir sürü taştan putun toplandığı dört duvarı ziyarete giderdi…

− Neden yapılmıştır bu bina? diye sordu hizmetindekilere…

− Taştan yapışmıştır! Dediler…

− Üstünde ne vardır? dedi, cevap verdiler:

− Yemen alacasından bir örtü örtülüdür…

Bunun üzerine Ebrehe, İsa AleyhisSelâm adına ant vererek;

− Yemin ederim ki, ben ondan daha güzelini yapacağım!.. dedi…

Ve inşaat derhâl başladı. Kısa zamanda o devrin bütün Arabistan yarımadasında bir eşi daha olmayan El-Kilis adındaki kilise yapıldı… Bu kilisenin taşları Belkıs harabelerinden getirtilmiş, içine kıymetli mermer sütunlar dikilmiş, iç duvarları en kıymetli mozaiklerle kaplanmıştı… Kapıları altın ve gümüş çivilerle yaptırılmış, tunç levhalardan meydana gelmişti. Zemin çok büyük parçalar hâlindeki renkli mermerlerden döşenmişti. Mihraba açılan kapıda kıymetli taşlar kakılmış idi. Haçların ortasında ise gayet büyük birer parça elmas mevcuttu.

Bina bittikten sona Ebrehe dört bir yana haber salarak hristiyanlığın en büyük mabedinin yapıldığını, artık bunun ziyaret ve tavaf edilmesi gerektiğini duyurdu… Aynı zamanda memleketinde bulunan Kâbe’yi ziyaret etmiş kişileri bu yeni yapılan kiliseyi tavafa zorladı.

Ebrehe’nin herkesi yeni kiliseyi tavafa zorlaması birçok kişi üzerinde ters tepki yapıyordu.

Nihayet Fukaym kabilesinden Nufeyl adında birisi gece kiliseye girdi ve mihrabın önüne pisledi. Ve sonrada gizlice geldiği yoldan kaçıverdi…

Ertesi sabah muhafızlar kiliseyi açıp da mihrabın önündeki pisliği görünce koşa koşa Ebrehe’nin katına varıp, durumu anlattılar. Ebrehe bu hâdise üzerine müthiş köpürdü ve yemini basıverdi:

− Arapları Kâbe’den yüz çevirttiğim için bunu yaptılar. Ben de onların beytlerinde, bir tek taş bırakmayacağım taş üstünde!

Ebrehe 60 bin kişilik bir ordu ile Mekke üzerine hareket etti. Necaşi’nin kendisine yardım olarak yolladığı Mahmud adında eski çağdan kalma beyaz bir fil azmanı, onu takiben de 12 tane normal boyda fil, Mekke üzerine yürüyen ordunun başında geliyordu…

Yolda bir tane Arap kabilesi Ebrehe’nin ordusuna karşı koymak istedi ise de buna muvaffak olamadı. Ebrehe’nin ordusu çığ gibi geliyordu Mekke üzerine. Ordu Taif’e geldiğinde Taif’in ileri gelenleri kendisini karşıladı ve izzet ikram ile Mekke’nin yolunu gösterip, yanlarına bir de kılavuz verdiler.

Taif’liler hiçbir devirde kolaylıkla Hakk’tan yana çıkmamışlardı. Nitekim ileride de göreceğimiz gibi, Efendimiz’e de en büyük zulümlerden birini onlar yapacaktır.

Ordu Mekke yakınlarına gelince, yarım günlük mesafede konakladı. Ebrehe ordu konakladıktan sonra, kumandanlardan birini bir seriyyenin başında Mekke civarında teftişe yolladı. Seriyye Tihame kabilesi ile bazı göçebelerin mallarını yağmalayıp, Efendimiz’in amcası Abdulmuttalib’in 200 devesini de önüne katarak Ebrehe’nin yanına döndü…

Göçebelerden biri ise koşarak durumu Abdulmuttalib’e haber verdi. Bunun üzerine Abdulmuttalib derhâl yola çıktı, Ebrehe’nin karargâhına vardı.

Orada, daha önce Ebrehe’nin karşısına çıkan kabilelerden birinin başkanı ve hâlen de Ebrehe’nin esiri olan Zu Nefr’i buldu ve durumu anlatarak kendisine bir yol gösterip, göstermeyeceğini sordu.

Zu Nefr Abdulmuttalib’e deve sürücüsü Nufeyl’i bulmasını, kendisinden selâm götürmesini; ve ondan kendisini Ebrehe ile görüştürmesini istemesini tavsiye etti…

Bunun üzerine Abdulmuttalib Nufeyr’i buldu ve durumu anlatarak kendisini Ebrehe’nin huzuruna çıkarmasını istedi.

Nufeyl yanına Abdulmuttalib’i alarak Ebrehe’nin çadırının önüne gitti. Onu dışarıda bırakarak içeri girdi ve:

− Ey büyük Sultan! Mekke şehri Ulu’su, Kureyş’in efendisi, halkın ve kurdun kuşun besleyicisi Abdulmuttalib gelmiş, kapıda görüşmek üzere bekler… Lütfeyle ve huzura kabul eyle… dedi.

Ebrehe’nin zaten halka bir kasdi olmadığı için Abdulmuttalib’i huzura kabul etti.

Abdulmuttalib çadırdan içeri girince, Ebrehe gayrı ihtiyarî şaşırmış ve ayağa kalkmıştı. Abdulmuttalib’te anlayamadığı bir kuvvet vardı… Yerinden kalktı ve ona doğru yürüdü…

− Hoş geldin ey Kureyş’in Ulu’su! dedi, sonra tahtının yanındaki mindere oturtu ve kendisi de yanına çöktü… Tercüman vasıtası ile konuşma başladı…

− Söyle! Nedir benden dileğin? Abdulmuttalib tercüman vasıtası ile Ebrehe’ye dileğini söyledi:

− Seriyyeleriniz yaptıkları baskın sonunda 200 devemi sürüp götürmüşler, dileğim onların iadesidir… 

Bu istek üzerine Ebrehe’nin yüzü asılıvermişti…

− Çadırdan içeri girdiğin zaman gözüme bayağı büyük gözükmüştün! Ancak bu isteğini söyledikten sonra bir sinek kadar dahi değerin kalmadı… Zira ben senin atalarından kalma, dininin en büyük mabedi olan Kâbe’yi yıkmaya geliyorum, sen ise benden onu yıkmamamı isteyeceğine, tutmuş seriyyelerimin getirdiği develeri istiyorsun!

Abdulmuttalib bu söz üzerine gülümsedi ve ağır ağır konuştu:

− Bunda ne var Ey Sultan! Ben, develerin sahibiyim, develerimi ister, onları korurum… Beyt’in sahibi ise Allâh’tır ki, onu da korumak O’na düşer!

Ebrehe bu cevaba kızdı.

− Kâbe’yi bana karşı koruyacak bir güç yoktur!

Abdulmuttalib’in cevabı gayet kısa ve öz oldu…

− Orası beni ilgilendirmez… İşte Kâbe’yi yıkmaya azmetmiş olan Sen, işte Kâbe’nin sahibi Allâh!

Ebrehe bunun üzerine Abdulmuttalib’in develerinin kendisine iadesini emretti. Ayrıca da en kısa zamanda ordunun dinlenip, Kâbe’yi yerle bir etmek üzere harekete hazır bulunmasını istedi…

Abdulmuttalib Mekke’ye dönünce Ebrehe’nin niyetinden dönmeyeceğini, ne pahasına olursa olsun, Kâbe’yi yıkmak istediğini söyledi ve herkesin ertesi sabah en kıymetli eşyalarını alarak dağlara çekilmesini ihtar etti…

Abdulmuttalib bundan sonra Kâbe’nin kapısının halkasına tutunarak şöyle niyaz etti:

“Yâ ilâhî! Kul esirger ehlini, evladını,

Sen işit biz kulların bin âhını feryadını!

Ya ilâhî! Sen esirgersin mülkün olan beytini,

Gömmesin sahibi salib, Beyti haramını!

Kâbe’miz çün biz ki senden medet ummadayız,

Kılma sen bir an ırak bizlerden imdadını!

Son duamız, desti kahharınla kahrolsun Habeş!

Sen muazzeb kılma kabrinde Kureyş ecdadını!

Şayet kalırsa kıblemiz bir gün dahi Habeş’le

Hikmetindendir bu da, ama bize gösterme!..”

Abdulmuttalib bu yakarışını bitirdikten sonra hane halkını da yanına alarak dağlara çıktı. Bütün Kureyş geceyi dağlarda geçirdi. Güneş’in ilk ışıkları etrafı aydınlatırken, Kureyş halkı uyanmış ve gözleri uzaklardaki Ebrehe’nin karargâhına dikilmişti…

Derken Ebrehe’nin ordusunda da bir hareket başladı. Koca 60.000 kişilik ordu, başta Mahmud ve ardında da normal boylu 12 fil olduğu hâlde silindir gibi hareket etmişti Mekke’nin üzerine… Herkes merak içindeydi… Acaba bu ordu Kâbe’yi yerle bir edecek miydi?

Ordu Mekke üzerine hareket etmişti ki, birden en başta yürüyen Mahmud adlı beyaz fil azmanı üzerinde bulunan sürücünün, hayvanın hortumundan kayarak yere indiği ve hayvanın kulağına bir şeyler fısıldadığı görüldü. Koca hayvan bu hareket üzerine olduğu yere çöküvermişti! Nasıl oldu? Neden oldu? Kimsenin aklı sırrı ermemişti bu işe! Bu arada sürücü dağlara doğru koşarak kayaların arkasında kayboldu.

Herkes donakalmıştı! Hemen birkaç sürücü koşarak hayvanın başına geldiler ve yerinden kalkması için zorlamaya başladılar… Koca fil azmanı, ne yapılırsa yapılsın, yerinden kıpırdamıyordu… Nihayet birinin aklına geldi ve filin başını Yemen’e doğru çevirdi… İşte o anda Mahmud yerinden kalkmış ve Yemen istikametinde koşmaya başlamıştı…

Develere binmiş olan Yemen’liler ve başlarındaki kumandan çılgına dönmüştü… Ufak baltalarla hayvanın başına vuruyor, kancalarla çekiyor, hortumuna sivri uçlu mızraklar batırıyorlardı, fakat nafile! Ordunun maskotu sayılan bu hayvanın Mekke üzerine yürümemekte ısrar etmesi, âdeta olduğu yerde çivilenip kalması bütün ordu halkını şaşkına çevirmişti.

Ordu olduğu yerde savaş düzenini kaybetmiş, bu acayip durumun nasıl hâllolacağını seyre başlamıştı… Birden, ufukta kara kara bulutlar gözüküverdi… Kara kara bulutlar her geçen an büyük bir hızla üstlerine doğru geliyordu… Yağmur diye düşündüler, önce bulutları görenler… Kalın abalarını, su geçirmez keçelerini çıkardılar…

Ama sonra fark ettiler ki bu gelen kara kara bulutlar, bulut değil kuş sürüleriydi… Ebabil kuşlarıydı bu gelen sürüler. Her bir Ebabil kuşu, gagasında ve iki ayağında birer tane olmak üzere üçer tane taş taşıyordu… Bu Beyt’in Sahibinin bir mucizesiydi…

Efendimiz’in risâlesinden sonra Allâhû Teâlâ’nın bildirmiş olduğu;

“SEMÂLARIN VE YERLERİN ORDULARI ALLÂH’IN EMRİNDEDİR”

Şeklindeki âyetin hakikatinden bir tecelliydi bu…

Her Ebabil kuşu sanki akıl sahibi bir insan gibi bir Habeş’linin tepesine dikiliyor ve bu taşları üzerine bırakıyordu… “Sicciyl” adındaki bu taşlar, rastgeldiği Habeş’linin tepesinden giriyor, aşağılarından çıkıyordu…

Dağlardan onları seyreden Kureyşliler önceleri büyük bir şaşkınlık içinde onları seyretmeye başlamışlar, sonra da büyük bir sevinç içinde Ebrehe’nin ordusunun uğradığı bozgunu kutlamaya koyulmuşlardı.

Taşlarda büyük bir sır gizliydi… Zira kime isâbet ederse taş, derhâl onun eti iltihaplanıp, kopuyor ve parça parça vücudundan dökülmeye başlıyordu… Askerler Yemen’e dönmek için büyük bir darmadağınlık içinde bir o tarafa, bir bu tarafa koşuyorlar fakat yolu bulamıyorlardı… Ebrehe ise binmiş olduğu deve ve yanındakilerle bir yol tutturmuş gidiyordu… Derken sicciyl isâbet alan Ebrehe’nin de etleri dökülmeye başladı! Çok kısa bir süre içinde 60.000 kişilik ordudan, yerlerde kıvranan bir sürü yaralı ve ölüden gayrı başkaca bir mahlûk kalmamıştı!

Hâdise durulduktan, kuşlar gittikten sonra, Mekke’liler dağlardan Harem’e indiler, burada şükür gösterilerine başladılar…

İçlerinde sayıları pek az olan muvahhidler ise her şeyden öte, kâinatın yaradanına ibadet ediyor, bu nimetlerden dolayı şükür ediyorlardı…

İşte Efendimiz’in doğumundan 50 gün önce meydana gelen bu hâdiseye “FİL HÂDİSESİ” denildi… Bunu bütün Mekke’liler ve o sırada Mekke’de bulunan diğer yabancılar gördü ve yaşadı… Bu yüzdendir ki, Efendimiz’in risâlet görevini almasından sonra nâzil olan “Fiyl Sûresi”ne kimse de itiraz edemedi… Gene bu olayın tesiriyledir ki, ilk defa olarak çiçek, kızamık hastalığı görülmeye başlandı… Belki de Ebabil kuşlarının attığı “sicciyl” adındaki taş parçaları bu mikropları taşıyordu…