Enel Hak

  • Ben Hakkım
  • Yakîne erenin ibadeti biter!.. Ancak, ubûdeti devam eder!..

    Yakîne erenin ibadetinin bitmesi ne demektir?…İbadet nasıl biter?.. Sonra ne olur?..

    Fiil, kula bağlandığı zaman ibadet adını alır. Fâili Hakiki ortaya çıkıp, kuldan sâdır olan fiillerin Allah`a ait olduğunda ise ubûdet denilen yaşam başlar!..

    Hemen şu âyeti kerîmeyi hatırlayılım:

    “ATTIĞIN ZAMAN SEN ATMADIN ALLAH ATTI !..” (8-17)

    Atma fiili senden çıktı ama sanma ki sen varsın da o atma fiilini sen meydana getirdin; atma fiilinin hakiki fâili Allah`tı.

    “SİZİ DE, FİİLLERİNİZİ DE HALKEDEN ALLAHTIR” (37-96)

    İşte bu gerçeği göremeyiş, yani fâili hakikiyi göremeyiş; fiillerin fâili hakikisi olarak vehmi benliğini kabulleniş, bir yönüyle şirk, diğer yönüyle de küfürdür!..

    Fiillerin fâili olarak kendini görüş, Allah’a karşı kendini bir tanrı gibi kabullenme sonucunu doğurur ki, bu yönüyle şirke yol açar!..

    Öte yandan fiili gene kendisinin meydana getirdiğini zannediş, fâili hakikiyi inkâr sonucunu doğurur ki, bu da kişinin inkârını yani küfrünü oluşturur.

    Kişi, vehmettiği yani gerçekte var olmayıp da var kabul ettiği “Ben“liğinin “yok” olduğunu, var olan TEK Vücûd`un Allah olduğunu yakîn ile yaşadığı zaman, küfür de şirk de biter, emaneti sahibine teslim etmiş olur.

    İşte vusûlünün tahakkukundan sonra bir kısım evliyaullahtan çıkan ve “şatahat” denilen bazı sözleri bu ilimle değerlendirmek gerekir.

    Hallac-ı Mansur`un meşhur “ENE`L HAK” sözünü dinleyen Mevlâna Celâleddin`in “Ne yani Ene bâtıl mı diyecekti?.. Elbette Ene`l Hak der” dediği nakledilir.

    Mevlâna Celâleddin bunu nasıl diyor?..

    Görerek!.. Yâni, rüyete erdiği, ilme erdiği, hakikata erdiği, gereğini yaşadığı için Hallacı Mansur ismi altında zâhir olan varlığın HAK olduğunu biliyor ve dolayısıyla da O`na yakışan elbette böyle söylemektir diyor!..

    Diğer bir deyişle, Hallac-ı Mansur konuşuyor diyen binbir perdeliler gibi değil; gördüğünün hakikatına ermiş perdesiz evliyaullahtan biri olarak böyle konuşuyor.

    “Cüppemin altında Allah`tan gayrı mevcud değildir” diyen evliyaullahın önde gelenlerinden Cüneydi Bağdadî`nin bu beyanını dahi aynı şekilde anlamak ve sözü sahibi hakikisine bağlamak gerekir. Zirâ “yok”un haddinden değildir “varlıktan dem vurmak!..

    Vuslata ermişlerin yaşamı ise neticede iki hâlden biridir;

    Ya, ” meczûb” olarak kalmak..

    Ya da, mânevî vazife ile halk içinde, halkın yaşamına uygun bir tarzda yeralmak..

    “Meczûb” kelimesi genelde halk arasında deli divâne olarak anlaşılır. Yemesine, içmesine, giyim ve kuşamına, oturup kalkmasına dikkat etmeyip, edep âdâb bilmeyen kurallara uymayan birine şayet biraz da dinsel kelâm ediyorsa, hemen “meczûb” yaftası yakıştırılıverir.

    Oysa gerçekte, “meczûb”, Allah`ın cezbetmiş olduğu kişi anlamındadır. Allah`ın cezbetmesi sonucu, O`na yönelmiş, O`nun varlığı yanında yokluğunu idrâk etmiş ve nihâyet yokolmuş; varlığında Allah`ın Bâkî kaldığı kişidir “Meczûb”!..

    “ALLAH DİLEDİĞİNİ KENDİNE SEÇER.” (42-13)

  • Hallacı Mansur “Enel hak” dedi, dediler. Hak “Enel Hak” dedi, “Hallac” dedi sandılar. Kul bunu diyemez, Hak dilerse, der!

  • İnsandan, bilinç ve fiil olarak ne açığa çıkarsa, kişi sonsuza dek onun sonuçlarını yaşayacaktır derûnundan gelen “kuvve” dolayısıyla… Şükreden bunun getirisini yaşar; nankör ise, ettiğine karşı kilitlenmenin sonuçlarını…

    Muhteşem insan Rasûlullah`ın açtığı kapıdan giremeyenler, mazeretleri ne olursa olsun, girmemenin sonuçlarını yaşayacaklardır.

    Zira O, yukarıdaki bir tanrı anlayışından insanları sakındırıp, bunun sonuçlarını yaşamaktan onları korumaya çalışırken; diğer yandan da, Ümmü Hani`nin kapısında dostlarına, “Men reaniy fekad reel Hakka” (Beni gören Hak`kı görmüştür) diyecek kadar kendi “yok“luğunu ve algılananın yalnızca “HAK” olduğunu anlatmaya çalışmıştır.

  • Mülhime nefs” bilincine ulaşınca “Enel Hak” diyen Zât`tan, “Vahdeti Vücudu” bir sistem olarak anlatarak, “Vücut ve varlık TEK`tir; yalnızca O vardır, bu durumda sen istersen O vardır de, istersen ben varım de; diyen hep Kendisi`dir“; anlayışını sergileyen Zât`tan; “Vahdeti Şuhud” görüşünü, yani, Muhyidin`in bahsettiği “vücud“un, gerçekte, “ilmi ilahideki ilmî sûret” olduğunu; bu “vücud“un gölge veya hayalvücud” olduğunu vurgulayan İmam Rabbanî`ye kadar, hepsi de “data“larından açığa çıkan gerçekliği, programlarına göre dillendirmişlerdir.

  • – “Ben Hak`kım” diyen ve bunun için organları parçalandıktan sonra katledilen Hallacı Mansur`un; yine, “Ete- kemiğe büründüm, Yunus diye, göründüm !.” diyen Yunus Emre`nin; “tanrı mı gönüldür, gönül mü tanrı”, diyerek bir gerçeğe dikkati çeken Mevlâna Celâleddin`in, ve daha diğerlerinin işaret etmek istedikleri, hep aynı “gerçek” niye olmasın ?…

  • İnsanlar seni sevsin diye inanmadığını söylemek kişiliğin iflâsıdır! Mansur her türlü işkenceyle şehid edildi ama “enel Hak” demekten dönmedi!

  • İnsan, hakikatın ne olduğunu idrâk ettikten sonra, o hakikatı yaşayabilmek için tabiat ile mücadele etmek ve de şartlanmaların getirdiği değer yargılarından bilincini arıtmak zorundadır!…

    Sadece bilincini şartlanmalardan arındırısa, o kadarıyla da yetinirse; bu defa tabiî zevklere düşme, bedeni kendisi kabullenme ve bedenî zevkler içersinde yaşama tehlikesiyle karşı karşıya kalır ki, bu da onun şuur boyutunda kendini bulup tanımasına kesinlikle engeldir…

    Öyleyse kişi, şuur boyutunda kendini tanıyabilmek, yani Tek’lik Bilincine erebilmek için…

    Önce, şartlanmalardan arınmak, şartlanmaların getirdiği değer yargılarından arınmak, bu değer yargılarının oluşturduğu duygulardan arınmak; ve bunlarla birlikte bedeniyle mücahede çalışmalarına yoğun ağırlık vermek zorundadır!.

    Aksi takdirde, maalesef “Enel Hak” bilinci bedene aitmiş gibi sanılacak; kişinin bedeni ile mücadele yolunda geri kalması nedeniyle de, Tekliği sadece bilgi olarak yaşayacak, bunun ötesindeki gerçek Vahdet yaşamına hiç bir zaman giremeyecektir.

    İşte bu gerçeği anlayabilirsek, görürüz ki, Allah`ın Vahdet`i beden boyutunda değil, şuur boyutunda yaşanır.

  • Hissedilip de bahsedilemeyen şeylerden mi bahsediyorsunuz kitaplarınızda?

    Müşahede edilir ama konuşulmaz, yazılmaz bir kısım şeyler!

    Çünkü yeterli altyapısı olmayan karşındakini küfre -inkâra- isyana götürür bir kısım bilgilerin; o konuların bağlantıları görülmediği için…

    Oysa sen de o ilmi elde edip, o bağlantıları görebilsen; her şeyi yerli yerinde bulursun.

    Sen tutup da bir bölümünü söylediğin zaman karşındaki o bağlantıları göremez, bağlantıları göremeyince de kendi başına mütâlâa eder, isyan eder, küfre gider.

    Hallacı Mansur gibi?

    Hallacı Mansur ne ki? Bu devirde çocuk oyuncağı hükmünde o söylenenler! Ortaokul talebesi de söylüyor, “Enel Hak” Lâfını söylemek değil, Onun hissettiklerini hissedip yaşamak önemli… Hallacı Mansur “Enel Hak” dediği zaman gecede 300 rekat namaz kıldığı yazılı kitaplarda..

    Şimdi, “Enel Hak” diyor; elinde içki kadehi demleniyor!!!

    Nerede tahkiken, birilerinin “Enel Hak” gerçeğini hissetmesi, yaşadıkları; nerede elinde içki kadehiyle taklidenEnel Hak” mavalı söyleyip içki kadehine sarılışı. Ne benzerliği var bu ikisinin?!

    Türkiye’nin, bugün söylendiği gibi yaklaşık yüzde otuzu değil; on binde biri gerçekten tarikat ehli olsa Türkiye’yi bugün hiçbir devlet tutamaz.

    “Tasavvuf ehli olmak” demek; alıcı olmak demek değil, verici olmak demektir!

  • Ârifler, gerçeklik semâsına çıktıktan sonra, Tek Gerçekten başka bir varlık görmediklerinde ittifak etmişlerdir.

    Şu var ki; Bunların bazıları bu hakikatı, ilm-u irfanla bulmuş; kimi bunu bir zevk ve hâl olarak yaşamış; çokluk kavramı onlardan tamamen gitmiş, sırf TEK`liğe dalarak mest olmuşlar.

    O hâl içinde akılları zâil olmuş, o zevk içersinde sanki bayılmışlar, artık kendileri de dahil herşey yokluğa dönmüş, Allah`dan başka hiç bir şey kalmamış!.

    Öyle sarhoş olmuşlar ki, akıllarının otoritesi hükmü aşağı düşmüş, bazıları, “Enel Hak!.”; bazıları, “Subhani maazami şâni” = “Subhanım, şânım ne kadar yücedir” demiş.

    Bir diğeri ise, “Ma fiy cübbeti sivallah = Cübbemin içinde Allah`dan gayrısı yoktur” demiştir!.

    Tek olan Allah`dır. O`nun ortağı yok`tur.

    Bütün diğer nurlar ondan istiaredir. Hakiki olan yalnız, O`nun nuru`dur. Hepsi O`nun Nuru`ndandır… Belki, hepsi O`dur!…

  • Bugün, bir şekilde, insanlığın genelde göremediği bilinçli varlıklar aramızda dolaştıkları gibi; belki de birkaç yıl sonra başka bir sistemden gelerek dünya üzerinde açığa çıkacak değişik tür bilinçli varlıklar “Mesih DECCAL” ordusu olarak insanları yanlış hedeflere yönlendirmeye çalışacaklardır.

    İnsanların bu “Mesih Deccal” ve ordusuna karşı tek savunma mekanizması DUA ve “LA İLAHE İLLALLAH” gerçeğini hatırlamaları olacaktır!.

    Hazreti Muhammed aleyhisselâmın “LA İLAHE” mesajını anlamış olanlar, kesinlikle hiçbir varlığın, ne tür özellik ve kuvvetlere sahip olursa olsun, TANRI olmasının mümkün olmadığını, “tanrılık kavramının geçersizliğini” bilerek, bu varlıklara tâbi olmayacaklardır.

    Deccal, Müslümanlar dışındakilere İsa’yı yollayan “baba” olarak kendini tanıtırken: Müslümanlara da kendini “HAK” olarak tanıtacak ve “Varlığımda tapındığınız haktan başka bir şey yoktur. Ben Hakkım. Burada size zahir oluyorum. Bana secde etmeyen hakkı inkâr etmiş olur” gibi fikirlerle ortaya çıkarak onları kendine tâbi kılmaya çalışacaktır!.

    Oysa kesinlikle bildirilmiştir ki “TANRI YOKTUR! TANRI’lık KAVRAMI” geçersizdir!… Hak, her zerre de aynı ölçüde zâhirdir!. Yalnızca bir birimin, kendisinin Hak olduğunu iddia ederek başkalarını kendine secde ettirmeye kalkışması, akı kara, karayı ak göstermek yani deccaliyettir; bâtıldır; kandırmacadır!.

  • Seyri enfüsi, insanda “nefsini bilme” diye anlatılan olaydır; ki bunu “NEFS NEDİR” isimli sohbetimizde anlatmıştık.

    İşte bu gerçekliği öğrenmeye başlayan seyri enfüsî düşünce yolcuları, bir anlayış durağında, “kendini HAK olarak görmeye” başlar. Bunun ötesinde de “ben Hakkım, dilediğimi yaparım her şey bana mubah” noktasına saplanır. Buna “Mülhime nefs bilinci” (hakikatine dair ilham alan bilinç) veya Mülhime Girdabı denir; ki bu konunun detayı “Mülhime Bilinç” sohbetimizde mevcuttur. Bunu aşamayıp, “Mutmainne bilince” ulaşamazsa, bir süre sonra Emmare bilinci ağır basarak, Mülhime bilgisi ile de firavunlaşarak, herkesi ve her şeyi yanlış, kendini mükemmel görüp, o hâl üzere bu dünyadan ayrılır!.

    Bu yolda nîce başlar kesilir; hiç soran olmaz!” ile buradaki kayıplara işaret edilir!

  • Ben hakkım” diye bağırmaya başlamanın, “nefsi levvame” düzeyinde kendindeki hakikati yaşayamamanın bunalımı içindeki bilincin, “mülhime” düzeyindeki varlığının hakikatine ait ilhamları almasının sonucu olduğunu…

    Kâh çıkarım gökyüzüne seyrederim âlemi, kâh inerim yeryüzüne seyreder âlem beni” diyenin; “cüppemin altında Allah`tan gayrı yok” diyenin, bunları “Mülhime” bilinci yaşantısı içinde aldıkları ilhamlarla söylediklerini ve orada “velâyet“in daha kokusunu bile almamış olduklarını ne bilsin bu yolun heveslileri…

    Ne bilsinler, kerâmet sandıkları bir kısım olağan dışı olguların, “velâyet” delili olmadığını… Müslüman olmayanlarda bile bunların açığa çıkabildiğini! İstidraç ile kerâmetin aynı mekânizmayla meydana geldiğini… Bu yüzden de, evliyâullahın, “kevni kerâmet“leri hoş görmeyip, “önemli olan ilmî kerâmettir” dediklerini nereden bilecekler. Peki, ne ola ki o “ilmî kerâmet” denilen?

  • Sonradan görme zenginlerin” katıldıkları sosyetik ortamlardan yılların “asil sosyete ehlinin” uzaklaşması gibi; “tasavvuf sonradan görmelerinin” öne çıktığı toplumlarda da “gerçek sûfîler” toplum içinden uzaklaşıp, ötelerden “seyr”lerine devam etmektedirler.

    “Ben şunları yaptım da karşılığını alamadım” diye sızlanan insan; yapması gereken en önemli ve önde gelen iş olan, emmâre “ben”inden kurtulamamıştır ki; “levvâme” bilincinden “mülhime“ bilincine geçmiş olsun!. Üstelik kâh kendini hak görür, kâh daha da ötesi!!!.

    Ama bir hâl gelince de, sızlanmaya başlar gerçek mertebesinden… “Ben saçımı başımı ağarttım, saçımı süpürge yaptım, bunca yıl bu yola emek verdim vs. vs….”

    Kâh “ene’l Hak” der, her şeyi kendi cüppesi içine alır; bir an sonra döner yetmiş yedi milleti hedef tahtası yapıp; onların dillendirmedik kusurlarını bırakmaz kendisine göre!. Hepsini yerin dibine sokar!…

    İnsanları batırarak kendisini tek mâbud haline getirir!. Yamyamlığı meslek edinir!.

  • “Mülhime nefs” bilincinde karşılaşılan bu vartalar son derece önemli olduğu için sık sık bu konu üzerinde duruyorum

    Sayısız insan, Teklik temasının getirdiği anlayış içinde, tabiatla mücadele dediğimiz olayı terketmek yüzünden, beden kabulüne dayanan fiiller içinde boğulmuştur…

    Teklik anlayışı, kesin kez, yaşam boyunca tabiatla mücadele ile birlikte sürdürülecek bir olaydır!.

    Bu yüzdendir ki Rasûlullah eriştiği dereceye rağmen yoğun ibadete vermiş kendini!… Tabiatla mücadele yolunda yoğun çalışmalar yapmış…

    Şimdi, bilgi veya ilham yollu gelen düşünceler vehimle karışınca iltibasa -ikileme- düşersin; senin içinde vesvese uyanır, dersin ki :

    “Benim varlığım Hakkın varlığıdır!. Hakkın varlığı dışında da bir varlık yoktur!. Öyleyse, tabiat diye bir şey de yoktur… Dolayısıyla, “tabiatla mücadele” de bu idrâktan sonra sözkonusu olmaz!

    Ben zaten tabiatla mücadele etmeye kalktığım zaman; Teklik görüşünün içinde olmama rağmen tabiatla mücadeleye kalktığım takdirde kendimi bu beden kabul etmiş olurum!. Ben, kendimi bu beden kabul edip, onu kontrol altına almak için tabiatla mücadeleye girdiğim takdirde şirke düşmüş olurum…”!!!…

    Bu anlattığım olay çok hassas bir olaydır!. Ve “mutmainne nefs” bilincine yaklaşmış, evliyalık derecesine yaklaşmış, “veli” olacak kâbiliyette bir çok insan, buradan geri dönmüş; “mülhime irfanı”yla dönmüş olduğu “emmare” batağında boğulmuştur!.

  • ‘’MÜLHİME” bilinci içindeydi FİRAVUN … Kendisini “Hak” görüyordu, karşısındakileri ise “yok”!.

  • Eğer, kişi “ölmeden evvel ölmek” diye bahsedilen hakikate erme sırrını yaşayacaksa, “küçük kıyamet” denilen haller de yaşamında açığa çıkmaya başlar..

    Mehdî“yet ile Rububiyet hakikati idrak edilir.

    Arkasından, Deccaliyet kendini gösterir ve kişi Rubûbiyeti benliğine atfederek, hakikatinin “HAKK” olduğu gerçeğinden hareketle, “nefsaniyetini-egosunu-bedenselliğini” Rab olarak kabullenme sebebiyle “mülhime nefs girdabına” düşer… Hakikatinde Hakk`ı görmek derecesinden, bedenselliğinde Firavunluğu yaşama derekesine düşer.

    Derken nasibinde varsa “İsevî” hakikat nüzul eder ve “B” sırrı açılarak yaşanmaya başlar.

    İsa (aleyhisselâm), yeryüzüne indiği zaman; (birimselliğindeyken, bedensellik anlayışında iken) Deccal, suyu görmüş tuz gibi erir gider… Varlığın yalnızca, “Allah” adıyla işaret edilenin “esmâ mertebesi“nden ibaret olduğunu hissetmesi sonucu, Deccaliyeti (tanrılık vehmeden benliği) eriyip yok olup gider. “El Mudil” isminin ağırlığı geriler…

    VELΔ ismi seyrinde ağırlık kazanır…

    Her yaptığı işin öncesinde “B-ismillah” diyerek “Allah namına” o fiîli ortaya koyduğunun bilinciyle yaşayarak şirkten arınır; o fiîl ile kayıtlamaz “Allah” adıyla işâret edileni… Araya, benliğini katarak şirke düşüp, şeytaniyete (vehmine) tâbi olmaktan korunanlardan olmuş olur!.

    Bazılarında, bundan sonra, “Daire-i Museviyet” ve “Daire-i İseviyet” hakikatleri ötesinde, “hakikat-i Muhammediye” ve hatta “hakikat-i Ahmediye” sırları yaşanır, “EKBER“iyet müşahedesi içinde; ve “B” sırrıyla “seyri meâllah“ı devam eder. Bazıları da “Allah Rasûlü” varisleri olarak “seyri anillah” ile halk arasında görev alır.

    Allah EKBER“i yaşayarak “salât“a (namaza-yönelişe) girip, “B-ismillah….”la gerisini getirebilen ne mübarektir!.

Kavram hakkında henüz bir not alınılmadı.

Tanrı – İlâh

TANRI – İLÂH, tapınılan varlık anlamına gelir.. Öğülen, yüceltilen, büyütülen ve bütün bunların karşılığında da kişiye istek ve arzuları istikametinde bağışlard…

Oku »

Nankör

Anlamı Nankör, ilmin gereğini yaşamayandır!. Nankör kelimesi kendisine verileni değerlendirmeyip, eline geçeni tepen, kadir kıymet bilmeyenler için kullanılır….

Oku »

Evlilik

Anlamı  Allah Rasûlü’nün nikâhını kim kıymıştı? “İmam” kime denir; ne anlama gelir; bunu biliyor musunuz?. Önemli olan İmamın ya da sütçünün nikâh kıyması değil…

Oku »