MUHAMMED MUSTAFA 1

Ahmed Hulûsi

 

İslâm Dini’nin gizli gizli yayılması üç sene kadar sürdü… Bu arada bir kısmının İslâm’a girişini naklettiğimiz kırka yakın kişi müslüman olmuştu… 

Müslüman olanlar özellikle genç ve fakirlerdi… Gençler müslüman oluyordu, çünkü onlarda atalarının sapık fikirleri henüz kökleşmemişti ve bu yüzden Hak Dine rahatlıkla geçebiliyorlardı… Fakirler müslüman oluyordu, çünkü Hak Dini onlara, parasızlıklarına rağmen insanca yaşama hakkı tanıyordu… 

Diğerleri ise kolay kolay bu dine yaklaşamıyorlardı… Zira, atalarının sapık inancı onların üzerinde öylesine bir baskı meydana getirmişti ki, onlar bu bâtıl fikirleri terk edip de bir türlü müslüman olamıyordu… 

Burada özellikle ashabtan Husayn (r.a.)’ın müslüman oluşunu nakledip ondan sonra EfendimizAleyhisSelâm’ın tebligatına geçmek istiyorum… 

Husayn, Kureyşli müşriklerin sayıp sevdikleri ulu zâtlardan birisi idi… Bir gün Mekke’ye gelmişti… Oturdular, çeşitli mevzularda konuştular; nihayet Kureyşli müşriklerden biri, kendileri gibi puta tapan Husayn ‘a şöyle konuştu: 

− Nebiliğini ilan eden şu adama bir şeyler söyleyiversene… Tanrılarımızı diline dolamış, demediğini bırakmıyor… Bizi hep kötülüyor! 

Husayn bu konuşmalar neticesinde söylenen kişiye gidip konuşmayı, ona durumu izah etmesini söylemeyi kabul etti… Müşrikler bu durumdan çok ümitlenmişti… Derhâl Husayn’ı alıp Efendimiz AleyhisSelâm’ın kalmakta olduğu eve getirdiler ve evin karşısına geçerek o içeri girdikten sonra merakla neticeyi beklemeye koyuldular… 

Husayn içeri girdi… İçerde oğlu İmran – ki müslüman olmuştu- ve bazı sahabe bulunmaktaydı… Onu görünce, çok soğuk bir şekilde kabul ettiler… 

Efendimiz onu görünce ayağa kalktı, hoş bir şekilde güler yüzle karşıladı, yanına oturttu. Bundan sonra Husayn şöyle konuştu: 

− Yâ Muhammed, sana dair birçok haber geldi bana… Sen Nebiymişsin! Bizim taptığımız tanrıları kötülüyor, dininde olmayanlar için çeşitli şeyler söylüyormuşsun… Bütün bunların aslı hakikati nedir ki? 

Ve böylece Husayn, Kureyşlilerden işittiklerini sayıp döktü… Sonra da şunları ilave etti: 

− Şunu da bilesin ki, deden Abdulmuttalib, Husayn’den de, senin kavminden de, senden de çok hayırlıdır… 

Sahabe bu sözler karşısında kızmıştı. Ancak, Efendimiz yanında onlara söz düşmeyeceği için kendilerini tutmuşlardı… Efendimiz AleyhisSelâm’ın cevabı bıçak gibi indi: 

− Ey Husayn, bil ki, benim büyük babam da, senin büyük baban da cehennemdedir! Sonra sordu: 

− Ey Husayn, sen kaç tanrıya taparsın? Husayn bu cevaptan şaşakalmış bir hâlde konuştu: 

− Sekiz tanrıya taparım! Efendimiz suallerine devam etti: 

− Peki onlar nerededir? Husayn aynı şaşkınlıkla cevap verdi: 

− Yedisi yerde, birisi de semâdadır… 

− Peki, sana bir musibet isâbet ettiği zaman, malın telef olduğunda hangisine başvurur, yardım istersin

− Semâdakine! 

− Çoluk çocuğuna bir hâl olsa hangisine başvurur yardım istersin

− Semâdakine… 

Bu cevaplardan sonra Efendimiz AleyhisSelâm bütünüyle mevzuya girdi: 

− Bak Husayn, semâda olduğuna inandığın o tek ilâhın senin bütün isteklerine muhatap oluyor, her şeyini karşılıyor da; sen nasıl olup yerdeki bir sürü putlara tapıyorsun? O yerdekileri semâdakine ortakkoşuyorsun? Semâdaki ilâhın hiç razı oluyor mu sanıyorsun, kendisine yerde birçok ortak tutmandan! Bu yüzden hiç korkmuyor musun o semâda sandığın ilâhtan

Bak Husayn, sana bir şey söyleyeyim… Var sandığın birçok tanrıdan sadece biri Ahad olan Allâh’tır…Sen de sadece ona ibadet et ve ötekileri bir yana bırak… Böylece de müslüman ol, selâmeti bul! 

Bu anlatılanlar Husayn’ın kafasına iyiden iyiye yatmıştı… Söylenilenler doğruydu… Biraz daha düşündü… İçi mutmain olmuştu hepsine de… 

− Peki kavmim ve aşiretim hakkında ne dua edeyim? 

Bu cevap Husayn’ın İslâm Dini’ne girdiğini gösteriyordu… Az ötede oturan oğlu İmran yerinden fırladı ve babasının eline kapanarak öptü… Babasının müslüman oluşuna pek sevinmişti… 

Ardından babası da Efendimiz AleyhisSelâm’a biat etti… Bundan sonra Efendimiz kendisine ne şekilde dua edeceğini öğretti: 

− Allâh’ımzikrimi arttır, hakikate erişmemi kolaylaştır ve ilmimi genişlet!.. 

Ve bu şekilde bir zaman daha sohbet edildi… Nihayet Husayn artık gitmek istediğinde, EfendimizAleyhisSelâm, yanındakilere kendisine evine kadar refakat etmelerini istedi… 

Ve Husayn ashabla birlikte Efendimiz AleyhisSelâm’ın kalmakta olduğu evden çıkarak yola koyuldu… Dışarıda Husayn’ın çıkmasını bekleyen müşrikler ise bu durumdan son derece müteessir olarak bağırmaya ve haberi yaymaya başladılar: 

− Husayn da dininden döndü, sapıttı artık! Yazık oldu Husayn’a da! 

Bu şekilde gizliden gizliye İslâm Dini yayılırken birdenbire aksiyona geçilmesini emreden âyet nâzil oluverdi: 

Uyarmaya en yakınlarından başla! (26.Şu’arâ: 214

Efendimiz Aleyhisslâm bu durum karşısında son derece üzülüverdi… Bu bir sıkıntı hâliydi… Hastalık gibi bir şeydi… 

Yükün ağırlığını düşünen Efendimiz AleyhisSelâm ister istemez bu hâle girmişti… Hazreti Âli (r.a.) yanına geldiği zaman ona şöyle içini boşalttı: 

− Yâ Âli, Allâh’ın yakınlarımı ve akrabamı âhiret azabı ile korkutmamı emretmesi bana çok ağır geldi… Ne zaman onlara bu mevzuyu açmaya kalksam, biliyorum ki, beni hiç de hoş olmayan şeylerle ithama kalkacaklar… Nasıl yapacağım, bilemiyorum! 

Ve bu ağırlık altında Efendimiz AleyhisSelâm bir aya yakın bir süre evden dışarıya bile çıkamadı… Halası Safiye, ve diğer halaları hasta olduğu zannıyla kendisini ziyarete geliyorlardı… Sıhhati sorulduğu zaman ise Efendimiz AleyhisSelâm onlara şu cevabı veriyordu: 

− Allâh’a çok şükür hiçbir şikâyetim yok, ancak Allâh bana akrabamı âhiret azabı ile korkutmamı emretti… Bu yüzden de Abdulmuttalib oğullarını davet edip onlara hakikati duyurmak zorundayım… 

Halaları ise Efendimiz’in bu söylediklerini makûl karşılıyorlar ve bu arada da ikaz ediyorlardı: 

− Onları davet et ve bildir! Ancak sakın Abdül Uzza’yı (Ebu Leheb) davet etme! Zira o katiyen senin davetine icabet etmez… Tatsızlık çıkarır… 

Bu konuşmalardan sonra Cebrâil AleyhisSelâm Efendimiz’in yanıma geldi ve şöyle ikaz etti: 

− Yâ Muhammed, eğer sen emrolunduğun şeyi yapmazsan, Rabbin sana azap eder… 

Efendimiz AleyhisSelâm Hazreti Hatice’yi çağırdı ve şöyle buyurdu; 

− Bize bir kişilik et yemeği hazırla, bir testi de süt getir… Ondan sonra da Abdulmuttalib oğullarına haber vererek bize davet eyle… Onlarla emrolunduğu vechile konuşacağım… 

Ertesi sabah davet işini Hazreti Âli tamamladı… Davette ayrıca Abdül Menaf oğullarından bazıları dahi hazır bulundular… O gün sofrada tam 45 davetli hazırdı… Bunların arasında amcası Ebu Leheb de mevcuttu… Davet mevzusunu bilmeyen ve kendi lehine bir şey sanan ancası Ebu Leheb, de bu davete davetsiz olarak katılıyordu. 

Herkes sofraya oturduktan sonra, Efendimiz AleyhisSelâm ancak bir kişiye yetecek kadar olan et yemeğini sofraya getirtti… Sonra da: 

− Bismillâh! Buyurun! dedi… 

Herkes, bu bir kişilik tabak içindeki et yemeğinden yediler… Hem de doyasıya… Ancak, yemeğin sonunda görüldü ki, tabaktan az bir şey eksilmişti… 

 

Sonra, ancak bir insanın güç belâ kanabileceği kadar sütten içmeye başladılar… Bir yandan da bu olanlara şaşmaya başlamışlardı… Nihayet her biri süte de kandılar… Buna rağmen süt de olduğu gibi kap içinde geriye kaldı… 

Artık yemek içmek bitmiş Efendimiz AleyhisSelâm davet sebebini anlatacaktı ki, Ebu Leheb konuşmaya başladı: 

− Biz ömrü hayatımızda bu günkü kadar büyük bir sihir görmedik! Kardeşim oğlu bizi büyük bir sihirle sihirledi… 

Sonra da Efendimiz AleyhisSelâm’a hitaben sözlerine şöyle devam etti: 

− Bunlar senin halaların, amcaların ve amcaoğullarındır… Sen onlara her zaman istemediklerini tavsiye ettin… Kendilerini ibadete davet ettin… Sen bu sapıklığı bırak! İyi bil ki senin için kavmin, bütün Arap kabilelerine karşı koymayı göze alacak durumda değildir… Bütün Kureyş oymakları ile Araplar üzerine saldırmadan, akrabalarının sana yapacağı en büyük iyilik, seni hapsetmeleridir… Ben senin gibi akrabalarına şerr getiren bir kişi daha ne gördüm, ne de işittim! 

Bundan sonra da yerinden kalktı ve gider ayak oradakilere hitap etti: 

− Haydi kalkın gidelim… Gördüğümüz sihir yeter! Ve böylece oradakiler dağıldılar… 

Bu kötü davranış Efendimiz AleyhisSelâm’ı son derece üzmüştü… Günlerce bu üzüntü içinde Allâhû Teâlâ’dan haber bekledi… Nihayet Cebrâil AleyhisSelâm tekrar geldi ve Efendimiz’e almış olduğu emirleri yerine getirmesini, çıkacak güçlüklerden korkmamasını, Allâh’ın kendisine yardımcı olacağını ifade eti… 

Bunun üzerine Efendimiz AleyhisSelâm Hazreti Âli’yi çağırdı ve şöyle buyurdu: 

− Yâ Âli, Ebu Leheb gördüğün gibi yapmak istediğimiz şeyin önüne geçti ve ben konuşamadan dağılıp gittiler… Sen, geçen defa olduğu gibi, yemek hazırlat ve onları gene davet et… 

Gene aynı şekilde yemek yenilip içildi… Bu defa onların dağılmalarına, yahut birinin gene oyun bozanlık yapmasına fırsat vermeden Efendimiz AleyhisSelâm bir konuşma yaptı: 

− Elhamdulillâh… Hamd Allâh’a aittir ve ben de yardımı ondan isterim… O’na inanır, Ona güvenirim! Şüphesiz bilir ve dile getiririm ki, sadece Allâh vardır;tapılacak tanrılar yoktur! O, Ahad’dır ve eşi ortağı da yoktur… 

Her hâlde otlak aramaya gönderilen bir kimse dönüşte ailesine yalan söylemez… Vallâhi ben, bütün insanlara dahi yalan söylemiş olsam, gene de size karşı yalan söylemem… Bütün insanları aldatmış olsam, gene de sizi aldatmam… Sizi ibadete davet ettiğim Allâh öyle bir Allâh’tır ki, Ondan başka kulluk edilecek yoktur! 

Ben de, O Allâh’ın hasseten size, umumi olarak da bütün insanlara gönderdiği Rasûlüm… Vallâhi, siz, uykuya daldığınız gibi, bir gün de öleceksiniz… Uykudan uyandığınız gibi de, bir gün dirilecek ve bütün yaptıklarınızdan hesaba çekileceksiniz… 

İyiliklerinizin karşılığında iyilik; kötülüklerinizin karşılığında da ceza göreceksiniz… Bunlar da, ya temelli cennette, ya da temelli cehennemde kalmaktır… 

İnsanlardan âhiret azabı ile uyardığım ilk topluluk sizlersiniz! 

Bundan sonra Efendimiz’in bu sözlerine amcası Ebu Talib cevap verdi: 

− Ey kardeşim oğlu, bizim katımızda, sana yardımcı olmak kadar sevimli bir şey yoktur… Öğütlerini benimseyip kabullendik… Sözlerini de tasdik ediyoruz… Bu toplananlar senin cedlerin oğullarıdır… Tabii ki ben de onlardan birisiyim… Senin istediğin şeye onlardan koşacak olanların – andolsun ki- en çabuğu da benden başkası değildir…

Sen emrolunduğun şeye devam et! Andolsun ki, etrafını kuşatıp, seni korumaktan bir an geri durmayacağım… Nefsimi Abdulmuttalib’in dininden ayrılmak hususunda, bana boyun eğer bulamadım… Artık ben, onun öldüğü din üzerine öleceğim! 

Böylece Ebu Talib yaptığı konuşmada, Efendimiz’e elinden gelen yardımı göstereceğini, ancak O’nun dinine de girmeyeceğini açıklamış bulunuyordu… 

Bunun üzerine Ebu Leheb konuşmaya müdahale etti: 

− Ey Abdulmuttalib oğulları! Bu andolsun ki bir kötülüktür… Başkaları O’nun elinden tutup, bundan alıkoymadan evvel, siz, O’nun ellerinden tutup, yaptığı işten geri bıraktırın! Eğer siz bugün O’na boyun eğecek olursanız, zillete düçar ulup, hakarete uğrarsınız! O’nu korumaya kalkışacak olursanız, öldürülürsünüz! 

Efendimiz AleyhisSelâm’ın halası Hazreti Safiyye dayanamadı ve kalkarak Ebu Leheb’e şöyle cevap verdi: 

− Ey kardeşim! Kardeşimin oğlunu ve O’nun dinini yardımsız bırakmak, hor, hakir koymak sana yakışır mı? Vallâhi bugün yaşamakta olan ulema, Abdulmuttalib’in soyundan bir Rasûl geleceğini haber veriyorlar… İşte o Rasûl, kardeşim oğlu Muhammed’dir… Siz buna ister inanın felâha, ister inanmayın azaba düçar olun! 

Ebu Leheb lafın altında kalmak istemedi: 

− Bu andolsun ki boş bir hevestir! Zaten kadınların sözleri erkeklere ayakbağı, köstek olmaktan başka bir işe yaramaz! Kureyş aileleri ve onlarla birlikte bütün araplar ayaklandıkları zaman, onlara karşı koyacak bizim hiçbir kuvvetimiz yoktur… Andolsun ki biz onların ağzına bir lokmayız! 

Ebu Leheb’in bu sözleri Ebu Talib’i çok kızdırmıştı… Hemen atıldı ve ona cevap verdi: 

− Ey korkak! Andolsun ki, biz sağ olduğumuz sürece O’na yardımcı ve koruyucu olacağız… Ey kardeşim oğlu, halkı Rabbine davet etmek istediğin zaman bize bildir ki, bizde silahlanıp, seninle birlikte ortaya çıkalım… 

Bunun üzerine Efendimiz oradakilere teklifini tekrar etti: 

− Ey Abdulmuttalib oğulları! Vallâhi, Araplar içerisinde benim size getirdiğim dünya ve âhiretiniz için hayırlı olan şeyden daha üstün ve hayırlısını, kavmine getirmiş bir yiğit tanımıyorum ve bilmiyorum…Ben sizi, dile kolay gelen, mizanda ağır basan iki cümleye davet ediyorum ki, o da: 

LÂ İLÂHE İLLÂLLÂH, MUHAMMEDEN RASÛLULLÂH’dır… 

Yüce Allâh, beni, sizi buna davet etmeye memur etti… Hatta bu hususta, şimdiye kadar görmediğiniz işaretlerden, mucizelerden bazılarını da gördünüz… 

O hâlde hanginiz bu yolda bana icabet ederek, vezirim ve yardımcım olur? 

Bu sual karşısında kimse kendisine cevap vermeksizin susakalmıştı. Oradakilerin en ufağı Hazreti Âli idi. Hemen ayağa kalktı: 

− Ben, yâ Rasûlullâh! dedi… Efendimiz AleyhisSelâm onu yerine oturttu… Sonra sözlerini tekrarladı: 

− Hanginiz bu yolda kelime-i şehâdet getirip bana icabet ederek benim vezirim ve yardımcım olur..?

Gene hiç cevap yoktu… Hazreti Âli tekrar ayağa kalktı: 

− Ben, yâ Rasûlullâh… Efendimiz AleyhisSelâm tekrar onu yerine oturttu… 

− Kim, sadece Allâh vardır tanrı yoktur; der ve benim Allâh’ın Rasûlü olduğuma şehâdet eder ve bana yardımcı olur?.. 

Gene kimse cevap vermedi ve Hazreti Âli ayağa kalkıp: 

− Yâ Rasûlullâh, sana ben yardımcı olacağım, ben! Gerçi bunların yaşça en ufağı benim, gözlerim çapaklı, bacakları en ince olanıyım; ancak, buna rağmen ben, senin bu işte yardımcın ve vezirin olabilirim… 

Efendimiz AleyhisSelâm bu durum karşısında Hazreti Âli’nin elinden tuttu ve bir daha orada toplananlara baktı: Bu çocuk kadar olamıyorsunuz!..” dercesine… 

Bu bakış oradakileri bihoş etmişti… 

Sessiz sedasız dağılmaya başladılar… Bu toplantı da bir netice vermemişti…