MUHAMMED MUSTAFA 2

Ahmed Hulûsi

Efendimiz AleyhisSelâm’ın amcası Hazreti Abbas (r.a.) aslında Bedir savaşından evvel, hanımı Ümmü Fazl ve azâtlı kölesi Ebu Rafi ile birlikte müslüman olmuştu… Ancak çok zengin olması ve parasının büyük bir kısmının Mekkeli müşriklerde bulunması yüzünden İslâmiyete girdiğini bir türlü açıklayamıyordu… Zira bu takdirde borç verdiği paralarını geri alması imkânsızlaşacaktı… İşte bu sebeble müslüman olduğunu açıklayamamış ve nihayet de müşriklerin ısrarı üzerine Bedir savaşına katılmak zorunda kalmıştı… Daha sonra da bilindiği üzere esir düşmüştü…

Hazreti Abbas (r.a.)’ın azâtlı kölesi Ebu Rafi ise sefere katılmamış ve Mekke’de kalmıştı… İşte bu sırada olanları onun ağzından dinleyelim:

Ebu Leheb, çeşitli sebeplerle Bedir’e gitmemiş ve yerine Asi bin Hişam’ı tutarak yollamıştı… Aradan epeyce zaman geçti… Bir gün biz Zemzem odasında tahtadan su bardakları yapıyorduk ki, Ebu Leheb ayaklarını sürüye sürüye yanımıza geldi… Yanımda, Ümmü Fazl da bulunuyordu… Ebu Leheb sırtını bana dönerek oturdu…

O sırada dışarda bulunan halk bağırmaya başladı…

− İşte, Süfyan bin Haris geldi!.. Süfyan geldi!..

Ebu Leheb bu haberi duyunca hemen bağırdı:

− Çabuk onu bana getiriniz!.. Yemin ederim ki Bedir’den gelen en yeni haber ondadır…

Ve böyle diyerek kapının önüne çıktı… Ebu Süfyan da onun önüne geldi ve oturdu. Halk etraflarını aldılar…

Ebu Leheb merak ve heyacanla sordu:

− Ey kardeşimoğlu, anlat bakalım, neler olup, bitti? Neler yaptılar?

Ebu Süfyan gayet sakin bir şekilde anlattı:

− Andolsun ki, onlarla karşılaştığımız zaman sırtlarımızı onların eline teslim edip durduk… Bizleri diledikleri gibi öldürdüler ya da esir aldılar!.. Ancak andolsun ki, bizimkileri katiyen kınamam!.. Bizler yerle gök arasında, kır atlarla ak benizli bir yığın insanla karşılaştık ki, onlara ne bir kimse karşı durabilir, ne de bir kuvvet karşı çıkabilir!..

Ebu Süfyan bunları söyleyince kendimi tutamayarak atıldım:

− İşte onlar vallâhi meleklerdir!..

Ebu Leheb bu sözlerimi işitince feci şekilde sinirlendi ve elini kaldırarak bütün hızıyla suratıma indirdi!.. Ben de bunun üzerine yerimden fırlayarak üstüne atıldım… Ancak ben zayıf bir adam olduğum için, kısa zamanda üzerinden yere attı ve üzerime çökerek kıyasıya dövmeye başladı…

Ebu Leheb’in bu durumu karşısında Abbas (r.a.)’ın eşi olan Ümmü Fazl duvar kenarından büyük bir tahta parçasını alarak Ebu Leheb’in kafasına indiriverdi… Kalası kafasına yiyen Ebu Leheb’in başı yarıldı ve kanamaya başladı…

Ümmü Fazl, Ebu Leheb’e şiddetle çattı:

− Efendisini ondan uzakta görünce kolay yutulur lokma sandın ha?..

Ebu Leheb kanayan kafasıyla güç belâ yerinden kalktı ve sallana sallana evine gitti… Kimse ağzını açmıyordu… Bu hâdiseden sonra Ebu Leheb yedi gece ancak yaşadı… Sekinci gün ise onun ölüm haberi etrafa yayıldı… Allâh, onu “Adese” denilen “Kara Hasba” adındaki bir hastalıktan öldürmüştü…

Ölümünden sonra iki üç gün ölüsü evde kaldı… Gömmediler… Ölüsü pis pis koktu… Zira Kureyşliler “Kara Hasba”dan Taundan (yani Veba) sakındıkları gibi sakınırlardı… Nihayet birisi Ebu Leheb’in oğularından birisini çevirdi ve:

− Yazıklar olsun sizin gibi evlada!.. Babanızın ölüsü evde koktu, sizse hâlâ yanına bile yanaşmıyorsunuz… Utanmıyor musunuz yaptıklarınızdan?.. diye onların bu hareketini yüzlerine vurdu…

Ebu Leheb’in oğlu ise cevap verdi:

− Biz onun kendisinden değil, hastalığından çekiniyoruz!.. O adam bunun üzerine teklif etti:

− Haydi size yardım edeyim de kaldıralım onun ölüsünü bâri!..

Sonra eve gittiler… Ancak yanına yaklaşamadılar bile… Hatta ne de ölüsünü yıkadılar… Sadece üzerine uzaktan su serptiler… Daha sonra da bir kalın beze sarıp Mekke’nin dış tarafındaki taşlığa götürüp attılar ve üstünü hayvanlar parçalamasınlar diye, taşlarla kapattılar…”