TEK’İN SEYRİ

Ahmed Hulûsi

Geçmişte ve günümüzde maalesef pek çok kişi, şartlanmaları attım diyerek, vehmî benlik ortadan kalkmadığı için tabiatının kucağına esir düşmüş; böylece de Dünya’da iken, vehmî benlik Deccal’ine tâbi olarak, bedeninin istek ve arzuları istikametinde yaşamak sureti ile helâk olmuş ve olmaktadırlar.

Zira olgunlaşma süreci içindeyken, şartlanmaları attıktan sonra, doğal olarak birtakım özgür davranışlar içine girersin. Benlik vehmi sende henüz ortadan kalkmadığı için de, kendini bu beden olarak, birim olarak kabullenip, bedenî isteklerin, yani yemek içmek, çiftleşmek türünden bedenin getireceği çeşitli zevkler doğrultusunda serbest yaşama kaptırırsın! Yani, bedenine tanrısallık veririsin!

Dolayısıyla da, Deccal’in cennetinde yaşamaya başlarsın! Yani Mutlak benliğe karşı, vehmî benliğin senin Deccal’in olmuş olur; sen de bu durumda Deccal’ine, yani vehmî benliğine tâbi olarak tabiatının batağında boğulur gidersin…

Bilelim ki…

Gerçekte, hesaplamalara göre hicrî 1400 ile 1410 yılları arasında vazife almış olması gereken devrin Müceddidi -eğer son müceddid ise- Mehdi’nin arkasından “Deccal” diye bildiğimiz bir varlık ortaya çıkacak; kendisinin, insanların Rabbi olduğunu ileri sürerek kendisine tapınılmasını isteyecek; sonrasında da İsa(aleyhisselâm) Dünya’ya geri gelecek!

Bu işin zâhir yönü… Buna aklı ermeyenler, inkâr ederler, tevil etmeye çalışırlar; ama bu bir realitedir; onlar bunu idrak edemese de!

Bir de olayın bâtın yönü var ki; işte burada biz, bu bâtın yönden söz etmeye çalışıyoruz.

Basîretinde Mehdi çıktığı zaman Hakk’ın dışında bir varlık olmaması sebebiyle, kendi varlığının Hakk’ın varlığı olduğunu kabul edeceksin…

İlim yollu edindiğin bu bilginin akabinde ise, yeterli arınma olmadığı için, bu defa Deccal’in bilincinden gelen bir şekilde ortaya çıkacak…

Evet, Deccal geldiği zaman insana;

“Ben senin Rabbinim! Bana kulluk et!” diyecek… Deccal’in özelliği bu!..

Sen de, benliğinin Hakk’ın benliği olduğunu düşüneceksin… Ne var ki bu bedenden de soyutlayamamışsın kendini!

Dolayısıyla;

“Ben mâdem Hakk’ın varlığıyım, ben bu bedende dilediğimi yaparım!..” deyip, yeme, içme, seks, rahata düşkünlük, güzel şeylere sahip olma gibi, arzu ve isteklerini tatmin ederek yaşayacaksın.

İşte o zaman Rasûlullâh (aleyhisselâm):

“Deccal ortaya çıktığı zaman, müminler, onun cehennemine atsınlar kendilerini, cennetinden kaçınsınlar!..” diyor.

“Çünkü Deccal’in cenneti, gerçekte cehennem; cehennemi ise gerçekte cennettir…” diyor.

Yani, bedenin istek ve arzuları dediğimiz şeyi “tabiat” kelimesi ile ifade ediyoruz.

Bazıları “tabiat”ın gereği olan hâlleri “NEFS”e atfederek, sanki bunlar “Nefs”e ait özelliklermiş gibi göstermişlerdir.

Oysa “Nefs”in özünde, yapısında bu özellikler yoktur; yalnızca “BEN” kavramıdır “NEFS”!..

Ancak “Nefs”; bilincinin bürünmüş olduğu perdeler yüzünden orijinaliyle kendini tanıyamamış, hakikatini bilememiş olması nedeniyle, kendini beden kabullendiği için; bedenin tabiatı gereği olan hâlleri de kendi özellikleri sanma yanılgısına düşmüştür.

Burada konuyu daha iyi anlayabilmek için “Nefs” kelimesinin yerine geçici olarak “bilinç” kelimesini koyabiliriz!

Evet, bilinç bu düzeydeyken, bedenin tabiatı gereği, istediği şeyleri uygular; bu da “Nefs”i, hakikatini yaşamaktan alıkoyar!

Geçmişte ve günümüzde bu noktaya gelen pek çok kişi, tıpkı Firavun gibi kendi vehmî benliğini Hak olarak kabul etmiş; Nefs’in özüne ait “tenzih” hakikatinden gaflete düşmüş; bu bilincinin hükmü altındaki bedeninin istek ve arzuları doğrultusunda kendini salıvermiş; kendini yemeye içmeye, sekse, sigaraya, içkiye koyuvermiş, böylece de tabiat bataklığında boğulacak hâle gelmiştir!

Deccal ile mücadeleyi önce Mehdi yapar…

“Mehdi”, hidâyeti ulaştırandır! Yani ilim, Deccal’in karşısına dikilir.

Vehmî benliğin karşısına, Hakikat İlmi dikilir… Der ki:

“Bu vehimden doğan, nefsinin Hakk’ın varlığı olduğu yolundaki ilmi, bedeninle karıştırma!.. Bilincin, soyut bir kavramdır! Beden ise somut varlık olarak kendi boyutunun şartlarına bağlıdır; bilinç ise soyut varlık olarak arınmalı!.. Kendinin bu beden olduğu yolundaki yanlış anlamayı terk edip, hakikatin bilinç boyutunda yaşanacak bir şey olduğunu fark etmelisin!”

Fakat, bazılarında bu ilim de, Deccal’in temsil ettiği “Ben Hakk’ım, dilediğimi yaparım” görüşünü öldürmeye yetmez!

Ancak, İsa semâdan inerek -bâtından zâhire çıkarak- Deccal’i öldürebilir!..

İşte, “Hakikat ilmi” ile ortaya çıkan Mehdi, vehmî benlik Deccal’ini öldürüp imha edemez. Tâ ki, İsasemâdan nüzûl edip, ilâhî kudretle tahakkuk etsin!..

İsa, semâdan inince, ilâhî kudret, Deccal’in karşısına çıkmış olur!

“İsa’yı gören Deccal, olduğu yerde erir, yok olur gider!”

Diyor Rasûlullâh (aleyhisselâm) açıklamasında…

İlâhî kudret ortaya çıktığı zaman “ölmeden evvel ölme” hâli “yakîn”e tekabül eden şekliyle oluşur; ki bunun sonucunda kişi bilinci itibarıyla var olan bir varlık olduğu idrakına ererek, beden bağımlılığından kendini soyutlar; ki bunun sonucu da “Mutmainne nefs” bilinci olarak velâyet hâlidir!

Böylece vehmî benliğin, kendini bedenmiş gibi kabulü ortadan kalkar. İşte o zaman, “Allâh’a vuslat” denilen hâl yaşanır…

İşte böylece kıyamet alâmetlerinden olan genele dönük bu olayın, kişinin kıyametinin kopmasından önceki bu oluşumunu anlayabilirsek, vehmî benliğin ne şekilde Deccal olduğunu; Mehdi’nin Deccal’e karşı ne getireceğini, ne ortaya koyacağını; ve İsa’nın semâdan, yani Zâtî kudretle ortaya çıkışından sonra nasıl kalkabileceğini anlamış oluruz…

Burada yanlış anlamalara yol açmamak için şu hususu iyi anlamamız gerekmektedir:

Mehdi; “tenzih” ve “teşbih” esaslarının eşit oranda bileşimi olan İslâm Dini’nin “Tevhid” ilmini ortaya koyan görüşü temsil eder.

Deccal; “teşbih” esasının ağır basmasından ve yanlış değerlendirilmesinden dolayı, bilincin kendini Allâholarak kabul edip, bedensel boyutta bunun sonuçlarını yaşamayı temsil eder.

İsa (aleyhisselâm) ise “teşbih” hakikatini insanlığa açmış zât olarak, bu yüzden meydana gelen sapmaları düzeltmek üzere görev almıştır. Tasavvufta ise “kudret” sıfatının bir tezahürü olan “Allâh’a yakîn” hâlinin sembolüdür.

İşte bunları anlarsak, o zaman “Vahdet” ilminin idrak ettirdiği şekilde “yok”luğumuzu fark ederek başımızı “secde”ye koyar, dua ederiz;

“Allâh’ım bize bu yaşamı ihsan eyle, bu nimeti kolaylaştır!..”

Ne buyuruyor Rasûlullâh (aleyhisselâm):

“Secde’de yapılan dua makbûldur.”

Ve:

“Kulun Allâh’a en yakîn olduğu hâl, secde hâlidir…”

Öyle ise hep birlikte alnımızı toprağa koyalım(!)… Şimdi “secde” mi etmiş olduk?..

Evet, “Secde” denir yaptığımıza, ama şeklîdir bu, ve de taklittir!

Hakikatte “secde”, kulun varsaydığı varlığının ortadan kalktığı, “yok”luğunu idrak ederek “Bâkî”yi müşahede ettiği “Fakr” hâlidir! “Fakr” hâlini yaşayamayan, “secde” etmiş olmaz, bâtınen! Zâhirde alnı topraktadır ama, benliği ile “dimdik” ayaktadır.

“Sırtları tahta gibi olmuştur, secde edemezler; secde etmek istedikçe yerlere yuvarlanırlar!..” diye anlatılan hâli bir hatırlayıverin!..

Evet, kişinin, Allâh’a yakîn hâlinde olduğunu hissetme hâli “secde”dedir.

Yani kişinin vehmî benliğinin ortadan kalktığı zamanki “yakîn” hâlinin adı “secde”dir ki, bu da “Allâh’a kurbet” hâlidir! Kurbet mertebesinde, o mahalden ilâhî sıfatlar tahakkuk ederken, O, kudretini izhar eder!

Sırası gelmişken bu arada bir de “RÜKÛ”dan söz edelim isterseniz…

Bilindiği üzere daha önceki ümmetlerin namazında “kıyam” yani ayakta durma ile “secde” vardı!.. Oysa Muhammed ümmetine ihsan olunan namaz nimetine “RÜKÛ” eklenmişti!..

Niçin “rükû”; nedir “rükû”?..

“Rükû” hareketinde bele kadar olan bölüm dik dururken, belden başa kadar olan üst bölüm ise 90 derece eğilerek yere paralel bir hâle gelir… Bunun anlamı nedir?

“Kıyam” hâli, kişinin tüm benliğiyle, ben kendi kendime varım; anlamına gelir! Okunan besmele ve Fâtiha ise ayakta duruşun, Allâh halifeliği dolayısıyla yapılmasının itirafı anlamınadır. Okunmazsa bunlar, o takdirde kişi varlığını Allâh’a şirk koşmuş olur!

“Secde” ise, “ben “yok”tan var olmuş “yok”um, sadece Sen varsın” mânâsı taşır.

“Rükû” ise, “biliyorum ki ben yokum, Sen varsın; ama bu bilgi varlığımı ortadan kaldırmaya yetmiyor; Sen bundan dolayı beni bağışla” anlamı taşır!

Zira, daha evvelki ümmetlere verilmemiş olan “VAHDET” irfanı ve ilmi “Muhammed ümmeti”ne bahşedilmişti; buna karşın, ümmetin tamamının secdeyi gerçekleştiremiyeceği de bilinmekteydi. Bu yüzdendir ki, secdeyi başaramayan hiç olmazsa “rükû” yapabilsin, istenildi… Ve bir rahmet olarak onların namazına “rükû” ilave edildi. Ki bunun anlamını da yukarıda açıkladık.

Evet, Kurbet makâmında, secdede ilâhî sıfatların tahakkuk etmesiyle de, o dileme, Allâh’ın dilemesi olur!

“Bir şeyi (olmasını) irade ettiğimizde kavlimiz ona yalnızca: “Ol” dememizdir… (Artık) o olur!” (16.Nahl:40)

İşte “secde”de dua ederse, yani bir şeyin olmasını dilerse, elbette ki Allâh, o şeyi oldurur.

Öyle ise biz, Allâh’a yönelelim!

Bizi vehmî benlik Deccal’inden korumasını, vehmî benlik Deccal’ini, kuvvet ve kudreti ile helâk ederek, kendine her mertebede kavuşturmasını niyaz edelim!..

Taklit ehli olmaktan bizi korumasını, tahkike ermeyi kolaylaştırmasını, tahkike engel olan hangi hâl veya bağımlılıklar mevcutsa, onlardan uzaklaşmayı bize kolaylaştırmasını isteyelim!