Çokluk Âlemi

  • Kesret âlemi yâni çokluk âlemi, efâl âlemidir.

  • Ef`al boyutu denen; algılama araçları ile var görünen; var kabul edilen; var sayılan; tüm fiiller, orijinde mana olarak mevcuttur; ve “fiiller boyutu” denen “kesret âlemi” için, bu sebeple denmiştir ki;

    “HERŞEY HAYÂLDEN İBARETTİR; ÂLEMLERİN ASLI HAYÂLDİR.”

    Çünkü kesret yani çokluk kavramı içine giren her şey, ALLAH isimlerinin anlamlarından başka bir şey değildir!…

    Eğer, siz henüz şuur boyutunda yaşayabilme; benliksiz bir biçimde, varlığın Tekliğini seyredebilme özelliğine sahip değilseniz; sizin için çokluk âlemi mevcuttur!. Ve siz kesret âleminin kurallarına göre yaşarsınız!… Ve bu yaşamınızın doğal sonucu olarak, bütün beşeri değerler, kavramlar geçerlidir.

  • “Çokluk” âlemlerinde “yok”tan “var” kılınmış her şey, “Allâh” adıyla işaret edilenin “El Esmâ ül Hüsnâ”sıyla varlığını sürdürüp işlevini yerine getirdiği içindir ki; “şuur” boyutu itibarıyla bu hakikat boyutunu algılayıp yaşayan “İnsan”, yeryüzünde açığa çıkışı itibarıyla “halife” olarak tanımlanmıştır. Kurân’a göre, bunu hisseden, yaşayan, “Diri”dir; “Gören”dir; buna karşın hakikatini fark edemeyen veya inkâr eden ise “ölü”dür; “âmâ – kör”dür! İşte hakikatini hissedip yaşayan, “şuur”unun hakikati itibarıyla “melek – kuvve” olan “İnsan”ın aslı da, Allâh isimlerinin işaret ettiği özelliklerdir ki, bu isimlerin mânâlarının onda “insana yakışır” şekilde kuvveden fiile çıkması, “cennet” denilen yaşamı oluşturur! Cennet, insansıya dönük yaşam ortamı değil, “melek – kuvve” olan “insan”ın özelliklerinin yaşanacağı ortamdır. Umarım neye işaret ettiğim anlaşılır!

  • İlim, esas itibariyle ikiye ayrılır. Geçici yarar sağlayan ilim, ebedî yarar sağlayan ilim.

    Mevcut, çokluk âlemine dair bütün ilimler, geçici yarar sağlayan ilimler sınıfındadır. Çünki bir süre için, o varlığın yapısı dolayısı ile veya varoluş gayesi istikametinde faydalı olacak olan ilimdir.

    Hakikat ilmine dair olan ilim ise asıl gerçek ilimdir. Herhangi bir konuya bağlanmadan sadece “ilim” kelimesiyle Hazreti Rasûlullah`ın bahsetmiş olduğu “ilim” hep “Hakikat ilmi”dir ki, bu tüm mevcûdatın özünde saklı olan SIRRI bildiren ilimdir.

  • Esasen, Efâl mertebesi olarak algılanması dilenilmiş boyut, gerçekte, “her an yeni bir şe’nde” olan “Esmâ Mertebesi”nden başka bir şey değildir! “Madde” adıyla işaret edilen boyut aynıyla kuantsal boyuttur; algılama farkı farklı boyut zannını oluşturmaktadır. Seyreden, seyredilen, seyir; aynı TEK’tir! “Şarabı la yezâli” diye işaret edilen bu seyirdir; “cennet şarabı” tanımlaması dahi, bu seyre işaret eder! Çokluk algılaması içinde olanın ise bunun yalnızca bilgisini gevelemekten başka şansı yoktur!

    Efâl – fiiller – kesret – çokluk – algılaması yaşanan âleme gelince… Vücud, varlık yalnızca “Esmâ mertebesi” tanımlamasıyla işaret edilene aittir! İlmiyle ilmini ilminde seyretmektedir, ifadesi dahi “şe’n”i itibarıyla aynıyla “Esmâ” olan bu mertebedeki seyrine işaret etmektedir. Bu mertebede, ilimde yaratılmış sûretlerle, seyir ve tedbirât yürümekte olup; “âlemler vücudun kokusunu bile almamışlardır” uyarısı bu yüzden yapılmıştır. Zerre, bu mertebedeki seyreden, “küll” seyredilendir! İsimlerle işaret edilen kuvveler ise “melek” ismiyle tanımlanmıştır ki; “insan”ın dahi hakikati budur; farkındalığını yaşamak süreci ise “Rabbinin likâsına kavuşmak” diye anlatılmıştır! Bunu keşfettikten sonra, devamının gelmemesi ise feci cehennem yanışı olarak anlatılmıştır! Burası “Kudret” yurdudur, “kün” hükmü buradan çıkar; İlim mertebesidir; aklın burada geçerliliği yoktur! “Hikmet” yurdunun bâtınıdır! Hikmet yurdunda olup biten her şey ise akılla seyredilegelir; burada bilinçler konuşur! Efâl âlemi ise, bu boyuta (kudret yurduna) göre, tümüyle hologramik (zıll – gölge) vücud – varlık ve yapıdır! Algılayanın algılama kapasitesine göre var olan paralel veya çoklu evrenler, içindekiler ile maden, nebat, hayvanat (insansı) ve cin âlemlerine ait tüm tedbirât ve tasarruf “mele-i âlâ” hükmü ile buradan açığa çıkar! Rasûller ve vârisleri velîler, “mele-i âlâ“nın yani Esmâ kuvvelerinin yeryüzündeki dilleridir! Bütün bunlar dahi, hep Esmâ mertebesinde ilimde olup biten seyirlerdir! “İnsan”ın hakikati dahi bu anlamda “melek”tir ve melek oluşunu hatırlamaya ve gereğini yaşamaya davet edilmektedir gerçekte! Bu konu çok daha derin ve detaylı bir konudur… Anlattığımız ilimden nasibi olmayan ise, farklı boyut ve mertebelerden seyri dillendiren anlatımı, çelişkili bulabilir. Ne var ki, biz, 21 yaşında 1966 yılında kaleme aldığımız “Tecelliyât” isimli kitabımızda dillendirdiğimiz şaşmaz doğrultudaki müşahedemizi, kırk beş yıllık süreçte, tahkike dayalı olarak, insanlıkla paylaştık kulluğumuzun sonucu olarak; kimseden maddi veya manevî bir karşılık beklemeden. Açıkladıklarımız, “el malı” değil, “Allâh hibesidir”! Şükrünü edâ etmem ise mümkün değildir! Bu nedenledir ki anlattıklarımızda hiçbir çelişki yoktur. Var sanılıyorsa bu, aradaki bağlantıları kurmaya yeterli veritabanı olmamasındandır!

  • “Allah” adıyla işaret edilip, “sonsuz-sınırsız ilim ve kudret sahibi” olarak tanıtılan mutlak varlık, kendi ilminde –nasıl ben sana diyorum ki kendi şuurunda yarat- yaratmış olduğu sayısız özelliklerle bu çokluk âleminin sayısız varlıklarını meydana getirmiştir.
  • Şimdi bunun misâlini şöyle vermek gerekir: Bir tohum düşünün, bu tohumu ekiyorsun, bir çekirdek ve bundan koskoca bir ağaç çıkıyor, meyvalar çıkıyor! O çekirdek, o ağacın her meyvesinde mevcuttur! O ağaçta, o çekirdekte mevcut olandan başka bir şey yoktur!.. Tabiî, bu çokluk âleminin bir misâli, hakikate tam uygun değil! Ama meseleye yaklaştırma bâbında yardımcı olur.

  • İsmi “ALLAH” olarak bildirilen, her türlü beşeri anlayış ve kapsamsal kavramın ötesinde olarak, yalnızca “HU” yani sadece “O” olarak tanımlanır (ki bu boyuta “âlemi lâhut” da tabir edilir).

    HU“, evren içre evrenleri, ilminde, ilmiyle, bir “NOKTA“dan yaratmıştır!

    O “nokta“, “HU” zamiriyle işaret edilenin, ilminde açığa çıkardığı özelliklerinin varlığıyla var kılınmış şuurlu bir çekirdektir (heyûla); “Hakikati Muhammedî“dir (âlemi ceberûttur)!.

    Algılanan ve algılanamayan, bilinen ve bilinmeyen her şey, bu şuurlu ve bilinçli “NOKTA“nın varlığındaki isimlerin işaret ettiği özellikler ile gene ilimde varolmuş “ilmî suret“lerdir.

    Bu “nokta“nın ilim mertebesinde ilmî açılımı ile “melekût âlemi” meydana gelmiştir ki bu mertebe, evren içre evrenlerin meydana geldiği “salt enerji okyanusu“dur. Burada çokluktan, çokluğa ait sayısallıktan ve birimsellikten söz edilemez!.

    Buraya kadar açıklanan durum, Hazreti ÂLİ`nin “bu AN o AN`dır” işaretinin ihtiva ettiği “nokta“dır; ki bu, ezelden ebede böyledir ve hiç değişmez!.

    İşte bu “nokta” içinde, “nokta“nın varlığındaki Allah isimlerinin, değişik bileşimler hâlindeki açığa çıkışları ve bunların yapıları gereği algılamaları, “GÖRESELLİĞİ” ve çokluk (kesret) kavramlarını oluşturmuştur (nâsut âlemi).

    Burada konunun iyi anlaşılabilmesi için, çok önemle dikkat edilmesi zorunlu olan husus şudur:

    Olay, yukardan aşağı, gökten yere değil; bir tekillikten açılan, gelişen, oluşan, meydana gelen algılamalara dayalı “çokluk” tarzında düşünülmelidir.

    Her birim, aynı TEK`ten (melekût) meydana gelmiştir!. Melekût, birimin dışından gelen değil; birimin derûnundan zahirine (bilincine) açığa çıkan, birimin varlığını meydana getiren mertebe anlamındadır!. Kurân-ı Kerîm`deki “B” sırrı, kişinin hakikatindeki bu mertebeye işaret eder!.

    “Melekût”, evren içre evrenlerin varlığını meydana getiren şuurlu enerji-kudret sıfatının açığa çıkışıdır!.

  • “Zâhir” dediğimiz şey nedir?.

    Bu gözümüzle gördüğümüz her şey, “zâhir” kelimesi kapsamına girer… Batın dediğimiz şey de, bu göz ve kulakla, beş duyuyla algılayamadığımız her şey…..

    Bunların, sana göre tümü, “O“dur!… Yani, bunların hepsi de, -ki bu çokluk kavramı sana göredir-, “O” dediğin varlıktır!.

    Yani, “” !..

    ” kelimesinin mânâsı bir anlamıyla “O” demektir!… Bir diğer anlamıyla da “Zât`ın hüviyetine” işaret eder ki, o mânânın tafsiline bu kitapta girmeyeceğiz… Ancak “GAVSİYE AÇIKLAMASI” isimli kitabımızda buna değinmiştik.

  • “Kadir” gecesi hakkında, Kur`ânı Kerim’de bir sûre var;”Kadir sûresi“…

    “İnnâ enzelnehu fiy leyletil kadir”

    “Gerçek ki biz inzâl ettik onu KADİR gecesinde”

    “Kadir” gecesinde, gecenin kadrinde, biz onu inzâl eyledik.

    Burada, hemen herkesin ilk aklına takılan olay şudur;

    Niçin “Biz, onu” diyor?.. “Ben, inzâl ettim onu” demiyor da, “Biz inzâl ettik onu” diyor?…

    Buradaki “Biz” hükmü, ef`al=fiiller âlemindeki kesret hâliyle alâkalı bir olaydır. Yani, çokluk ile ilgili bir olaydır…

    Çokluk âleminde, yani sayısız birimlerden oluşmuş, sayısız varlıklardan oluşmuş âlemde olan her şey, bir vesile ile oluşur. Her şey bir şeye vesile ile olur!. Ama o, her bir şey, varlığını Hak`dan alır; O`nun varlığıyla kâimdir… Orijini, aslı itibariyle o şeyler varlığını Hak`dan alır!. Ancak kendi yapısal özelliğine uygun olarak, o şeyi meydana getirir, ortaya çıkarır.

    İşte bu tür oluşlar için Kur`ân-ı Kerîm’de “Biz” tâbiri kullanılır…

  • “Zâhir” dediğimiz şey nedir?.

    Bu gözümüzle gördüğümüz her şey, “zâhir” kelimesi kapsamına girer… Batın dediğimiz şey de, bu göz ve kulakla, beş duyuyla algılayamadığımız her şey…..

    Bunların, sana göre tümü, “O“dur!… Yani, bunların hepsi de, -ki bu çokluk kavramı sana göredir-, “O” dediğin varlıktır!.

    Yani, “” !..

    ” kelimesinin mânâsı bir anlamıyla “O” demektir!… Bir diğer anlamıyla da “Zât`ın hüviyetine” işaret eder ki, o mânânın tafsiline bu kitapta girmeyeceğiz… Ancak “GAVSİYE AÇIKLAMASI” isimli kitabımızda buna değinmiştik.

  • “Evvel”, “Âhir”, “Zâhir”, “Bâtın” isimleriyle hep “O”, yani, “Tek” ifade edilmektedir!.

    O“, “Vâhid” ve Ahad“`dır… Yani bölünmez , parçalanmaz, cüzlere ayrılması mümkün olmayan, “Allah“dır. Çokluk, yani kesret görüntüsü ise vehim ve şartlanmalar ile beş duyunun kapasitesi yüzünden meydana gelmektedir.

    “Âlemler” isminin müsemmâsı da O`dur!. Çünkü gayrısı yoktur!.

  • Çokluk âlemindeki tüm oluşlar melâike aracılığıyla açığa çıkar…
  • Çokluk`tan Tek`liğe, bireysel şuurdan mutlak İLME yöneldiğimiz sürece, meselenin iç yüzünü anlamamıza imkân yoktur. Sayısız kollar ve teferruat içinde boğulur ve esası kaybederiz.
  • Hatırlayınız ki Varlık gerçekte TEK`tir!.. Kesret yani çokluk algılaması, vehmîdir yani birime takdir edilmiş programın oluşturduğu varsayımdır!.

  • ALLAH”, “AHAD”dır!. Yani, öyle bir TEK ki, varlığı yanısıra ikinci bir varlıktan sözedilemiyeceği gibi; O’nun parçaların birleşmesiyle oluşan bir tümel yapı olduğundan da sözedilemez; yani Panteist görüş bu yüzden “ALLAH” ismiyle işaret edilen anlamı vermez!.

    Algılamaya GÖRE var kabuledilen her ŞEY, O’nun varlığıyla vardır; ne var ki, O, şeylerin toplamı değildir!. Gerçekte SADECE “O” VARDIR; evrendeki çokluk kavramını oluşturan şeyler, algılayanın algılama özelliğinden kaynaklanan bir sanı ve hayâldir!.

  • Kader konusu!..

    Bizim, Kader konusunu anlayamamamızın en büyük sebebi;

    Hep, çoktan Tek’e bakmaya çalışmamız!. Çokluk kavramından Allah’ı tanımaya çalışmamız!..

  • Basiretinde varlıkların çokluğu yoktur!.. Gözde, çokluk vardır!. 

  • Kesret âlemi” denen “çokluk görüntüsünün yeraldığı âlem”de birbirinden bağımsız görünen sayısız varlık tespit edilmektedir.

    Oysa bu sayısız varlık “göz” adını taktığımız sınırlı algılama kapasitesi olan araç yüzünden bize böyle görünmektedir.

    Gerçekte, çok yok, TEK vardır!..

  • LEVHİ MAHFUZ“, “kesret”i yani çokluk kavramlarını meydana getiren esmâ terkiplerinin “KAZA ve KADER” boyutudur!… Bilgi ve bilinç boyutudur!… ALLAH İLMİNDEKİHÜKÜM ve TAKDİRİNfiiller âlemindeki görüntüsüdür…

    Çokluk kavramı içinde olan tüm varlıklar bu boyutun tafsiliyle meydana gelmiştir…

    Burada yazılmış olan hiç bir şey asla ve kesinlikle değişmez!…

  • Gelelim ikinci bir noktaya…”Vech!”Vech”den murad, birimin birimiyeti değildir!..Nitekim âyette;

    “NE YANA DÖNERSEN ALLAH’IN VECHİNİ GÖRÜRSÜN” (2-115)

    diyor!..”Vecihlerini”görürsün demiyor!..Yani, yüzlerini görürsün demiyor; “Allah’ın yüzünü” görürsün diyor!..

    Senin ayrı ayrı varlıklar görmene sebep gözündeki yetersizlik demedik mi?..

    Gözündeki yetersizliği, şuur kemâliyle eğer kaldırırsan, idrâkına giren sahada, yani basiretinde varlıkların çokluğu yoktur! Gözde, çokluk vardır!.. Dolayısıyla basiretinde, Allah’ın “vechinden” başka bir şey yoktur!..Yani Allah’ın çeşitli isimlerinin mânâları…Çeşitli isimlerin mânâları, aslında tek mânâdır, burayı iyi anlayalım!

    Bütün isimlerle kastedilen mânâlar ayrı ayrı mânâlar olmayıp, tek bir mânâdır!..Tek bir mânâ , değişik isimlerle, değişik mânâlar varmış şeklinde çoğaltılmaktadır!..

    Aslında, bütün isimlerin müsemmâsı tek bir varlıktır!..Tek bir varlıkta tek bir mânâdır!..Değişik mânâlar, değişik isimlerle varolmaktadır.. Dolayısıyla sen, hangi mânâ yönünden ele alsan, o tek varlığı ele almış, tek kaynağı ele almış olursun ki; işte çokluk-teklik noktası bu ince noktada birleşmektedir!..Burada tek, çok olmaktadır!..

    Yani, çokluk, isimlerde meydana gelmektedir.. Aslında mânâlar yok, tek bir mânâ yapı var!..O tek mânâ, değişik yönler itibariyle ele alındığı için, değişik mânâlar varmış gibi bir husus ortaya çıkıyor. Yani mânâlar îtibârîdir.. İzâfidir.. Aslında bir mânâ yapı vardır.

    Bütün mânâlar tek bir Ruh’ta mevcuttur!..Tek bir ruh vardır!…

  • 6. basamak diye tarif edilen “Mardiye“, diğerlerinden çok büyük fark ihtiva eder.
  • Varlığın Hakk`ın varlığı olduğu, Hakk`ın bu suretlere bürünerek var olduğu ve bu suretlerde Hakk`ı seyretme hali “Mutmainne” ve “Râdiye“de ağır basar.

    Eğer buradan, bir üst boyuta sıçrama yapılırsa, bu idrak ve yaşam düzeyinde şuur, birimler, suretler müşahede yaşam halini yitirir.işte “Mardiye“nin en önemli vasfı, şekli budur!.

    Burada, şuursal bir “Tek”lik, yaşamı vardır!. Kesret-çokluk müşahedesi tamamen kalkar!. “Tecelli-i sıfat” denen yaşam tarzıdır. “Hakk-el yakin” halidir!.

    Burada şuur, tek varlık olarak kendi vasıflarını seyre koyulur. Burada çokluk müşahedesi söz konusu değildir, sûrete bürünmüşlük söz konusu değildir…

    Bunu basit bir misalle şöyle anlatalım:

    Gözle bakınca; koltuk, masa, çiçek, insan, hayvan, tahta, halı vs. vardır. Fakat, bir milyar defa büyüten bir elektronik mikroskop ile tüm varlığa baktığın zaman bu isimlerle anılan varlıkların hepsi gözden kaybolur, sırf atomlardan ibaret bir bileşik kitle görülür!.

    Burada artık ayrı ayrı birimler gözükmez!. Ne ben kalırım, ne sen kalırsın, ne koltuk kalır, ne de masa!…

    İşte bu misalde olduğu üzere, “Mardiye” ismiyle anılan şuur boyutunu yaşayan kişinin müşahadesinde kesret, çokluk hali yoktur!.

    O TEK şuur vardır; ve O şuur kendi vasıflarını seyir halindedir.

    Bu hâl, “Tecelli-i sıfat” mertebesi olarak tarif edilir. Tabii bu, çokluk içindeki bir izah için, bir yaklaşım için anlatılan bir haldir…

  • Ef`âl âlemi denen fiiller âleminin, yani bütün bu gördüğümüz-göremediğimiz, algıladığımız-algılayamadığımız fiillerin, bireylerin, birimlerin yani “kesret” denen “çokluk” âleminin meydana geldiği, oluştuğu ilk boyut, melekler âlemidir.

    Arşın üzerinde melekler yoktur!.

    ARŞ, soyut bir kavramdır!.

    ARŞ, soyut olan sırf mânâ ile çokluk arasındaki sınırıdır.

    Arşın üstü isimler, yani ALLAH`ın ilminde bulduğu, özellikler âlemidir!.

  • Yüksek dereceli evliyaullaha göre, “Mülhime“deki “Mârifet” dikkate bile alınmaz!. Onlara göre o, önemli bir şey değildir!..

    Tarikat devresi olan “levvâme” ve “mülhimeidrâkından ve yaşantısından sonra; buralardaki sayısız vartalardan kurtulup lutfu ilâhi ile “Mutmainne“ye geçilirse, böylece “Hakikat” hâsıl olur!.

    Marifet devresi olan “Mülhime” bilincindeki ârifte, bu idrâktan sonra “tarikat” kavramı kalmaz!. “Şeyh” kavramı kalmaz!..

    Eğer hâlâ o kişide bu kavramlar varsa, o zaten “mârifet“e ermemiş, “ârif” olmamış; çokluk kavramından geçip “TEK”lik müşahedesine ulaşamamış; benlik kavgası içinde, menfaatleri uğrunda savaş verip, tasavvufun da hoş sohbetleriyle vaktini değerlendiren “dervişân” sınıfındandır!

    Yunus Emre kırk yıl hizmetten sonra “Mülhime“de kemâle ulaşınca, Taptuk tarafından yanından uzaklaştırılarak, “mutmainne“ye geçmesi için önü açılmıştır!. Hiç bir ârif, şeyhinin yanında “mülhime“nin kemâlini yaşayamaz; bu yüzden de “mutmainne” bilinç mertebesi kendisine açılamaz!

  • “Meleklere” iman, “Esmâ mertebesinde” mevcut olan özelliklerin, kuvveden fiile çıkması aşamasında oluşan “kuvvelere iman”ı anlatmaktadır. Çokluk âlemi olarak tanımlanan “El Esmâ” özellikleriyle oluşmuş birimsel benliklerin tamamı bu kuvvelerden meydana geldiği içindir ki; her şeyin varlığındaki üst boyutu “melekiyetidir”… Fark, bunun olup olmamasında değil; bunun fark edilmesinde ya da fark edilmemesinde; en azından bu realiteye “iman” edilip edilmemesindedir. Kendisini yalnızca bir bilinç varlık (insansı) kabul edip “iman”ı olmayanın bu hususu kavraması imkânsız denecek kadar güçtür!

  • Boyut farkı ne demek?..Boyut farkı, ilâhi olan ilmin yâni Zâti olan ilmin,

    a-Kendi varlığına,

    b-Kendi mânâlarına,

    c-Ve bu mânâların neticesinde oluşan fiillere bakışıdır!

    Boyut farkı budur!..Zaman, ef’âl âlemi için itibârî olarak geçerli olan bir tâbirdir…Mertebeler arasındaki olay ise zaman olayı değil boyut olayıdır!..

    Allah zâtından sıfatına , sıfatından esmâsına tenezzül etti diye târif edilmek istenen şey, bu boyut farkıdır! Ve bu, bir “ân” olayıdır!..

    AN”ı zaman diye anlamamak lâzım!

    Esasen “AN” kelimesi ile işaret edilen zaman boyutu; “DEHR” kelimesi ile tanıtılan varlığa aittir!..Yoksa bizim 5 duyuya nisbetle var kabul edilen zaman boyutu ile “AN” kelimesinin işaret ettiği mânânın hiçbir benzerliği söz konusu değildir..

    DEHR” ise daha önce naklettiğimiz kudsî hadiste açıklandığı üzere Allah’tır..Öyle ise,”AN” gerçeği itîbariyle Allah katındaki zaman birimidir!..Ve bu zaman birimi ancak “zât” ve “sıfat” tecellileri mertebelerine erişmişlerce bilinebilir..

    Yoksa avâmın şartlanma yollu, beş duyu kaydından dolayı var kabullendiği zaman anlayışı ile burada kastedilen “AN” mânâsını anlayabilmek mümkün değildir..

    Avâma göre zaman fiiler mertebesinde, olayların birbiri ardına dizilmesi sebebiyle, birinin diğerine karşı durumuna verilen hükümdür..

    Bu boyutta ise fiil sözkonusu değildir!..

    Bu ancak, “zâti ilmin kendine nazarı” diye târif edilebilir.

    Kendine nazarı da , zâtına nazarı, varlığına nazarı, kendindeki mânâlara nazarı olmak üzere, üç ayrı bölümde incelenebilir…

    Zâtına nazarı, zât mertebesini ; sıfatına nazarı, bu belli sıfatlarını bilmeyi; mevcut olan mânâlarına nazarı da esmâ mertebesinin tabîi ve zarûri sonucudur ef’âl mertebesi!

    Çünkü mânâlar mutlaka , kendi mânâları istikametindeki fiilleri doğururlar!.

    İşte kendinde mevcut mânâların tabii sonucu olan fiillerin ortaya çıkış noktası “yaratmanın” başlama noktasıdır!

    Bu noktada, âlemler yaratılmıştır!..

    Kesret, çokluk bu noktada meydana gelmiştir…

    Bu noktada varlık ve yokluk; bu noktada Hâlik ve mahlùk; bu noktada Rab ve abd mânâları fiile dönüşmüştür.

    Fiil mertebesindeki fiilleri meydana getiren fâil, o fiillerin mânâlarıdır ki; o mânâlar, O Zâtın kendinde bulduğu mânâların ortaya çıkıp çıkmaması ile alâkalı olan mânâlardır…Yani belli ilâhi isimlerin mânâlarının, âşikâre çıkması veya çıkmasındaki şiddeti zuhûru, neticede bu fiilleri meydana getirmiştir..Ki bu da dilemesine bağlıdır!..

  • Çokluk`tan Tek`liğe, bireysel şuurdan mutlak İLME yöneldiğimiz sürece, meselenin iç yüzünü anlamamıza imkân yoktur. Sayısız kollar ve teferruat içinde boğulur ve esası kaybederiz.

  • Evren, gerçeği itibariyle holografik tümel yapıdır. Ancak bu tümel yapı, sonsuz sayıda, bakılınca parçacık özelliği gösteren değişik frekanslı dalgalardan oluşmuştur!… Her dalgaboyu paketi ancak kendi türünden olan dalgalar tarafından algılanabilmektedir!… Böylece de çokluk kavramı ortaya çıkmaktadır.

  • Gerçek “Halife”, Tek`dir. Ve O da, İnsan-ı Kâmil ismi ile tanıdığımız Ruh-u A`zâm`dır… Veya bir diğer ifade ile Hakikatı Muhammedi`dir. Veya ilim yönüyle, Aklı Evvel`dir.

    O`nun minyatürizesi, yeryüzünde, Adem!… Adı bile “Adem”=Yok!.. İsmi var, cisminin varlığı “yok“tan!.. Sanki, Anka kuşu gibi… Adı var, kendi yok!…

    Zaten algılanan varlık, hakikatta O`nun varlığı; isimler ile çokluk meydana gelmiş!… İsimler çoğaldıkça, varlıklar çok sanılmış!.

    Oysa varlık, gerçekte, Tek bir varlık, “Vâhidiyet”i itibariyle!.

  • Beynin çalışma sistemi!

    Varoluş özelliği dolayısıyla beyin, hayal yollu madde kabulünü oluşturuyor insanlarda… Oysa “beyin” kelimesiyle tanımladığımız yapı, boyutsal derinliği itibariyle “ruhlar âlemine” ait bir yapıdır! (“Bedenleriniz ruhlarınızdır, ruhlarınız bedenlerinizdir” hadisi ve “Zâhir Bâtındır” uyarısı)… Bu yüzden de, ister kendi “ikizi”ni deyin, ister “ruh”unu deyin, ister “back-up”ını deyin, kendindekinin bir kopyasını oluşturup, yaşamını sonsuza dönük devam ettiriyor Yaratanın muradınca; varlığını oluşturan “esmâ” özellikleriyle, yani derûnundaki “Rububiyyet hakikatiyle”!

    Maddeye göre mânâ kabul edilen bu boyut, tek tek birimlerin oluşturduğu çokluk itibariyle “Efâl” âlemi diye tanımlanmıştır ki; gerçekte ehlullah indinde (seyrinde) böyle bir boyut “yok”tur! Çünkü bu boyutun aslı “hayal”dir! Varlığı yalnızca “ilim”de mevcuttur!

    Tıpkı, dışarıda algılanan şeylerin, beynin içinde var olmayıp, beyindeki varlıklarının yalnızca bilgi ihtiva eden dalgalardan ibaret olması gibi!

    “Esmâ” mertebesine sanki ayna olan “beyin” adını verdiğimiz, “kalp” diye “şuuru” itibariyle tanıtılmış yapı, eğer “fuad” denilen “hologramik gerçeklik”ten kaynaklanan ve varlığındaki “esmâ” hakikatinden projekte olan “ilmin şuuru” ile “iman nuru” olarak işlev görürse, açığa çıkar!..

    Ancak bu açılımın sonucunda, “kalp” gördüğünü yalanlamaz ve o hakikate göre yaşar ki getirisi, varlığında gören “Basîr”, işiten “Semî”, konuşan “Kelîm” olur… Ama bakanlar, hâlâ onu insanca görür, yaratılış amaçları gereği!

    Burada önemli olduğunu düşündüğüm bir konuda da ek açıklama yapmak istiyorum:

    Son paragrafta anlattığım olay tasavvuf terminolojisinde “tecellî-i esmâ” diye tanımlanmış olan yaşamın açığa çıkışıdır. “Tecellî-i zât” ve “tecellî-i sıfat” bundan önce yaşanmıştır. Sonrası ise “tecellî-i esmâ”nın, “tecellî-i efâl”idir…

    “Tevhid-i efâl” ile başlayan yaşam açığa çıkışların uruç yollu gerçekleşmesine mukabil, “tecellî-i zât”tan başlayıp “tecellî-i efâl”e uzanan seyir tenezzül yolludur. Bunların tümü de “Esmâ mertebesi” kapsamında gerçekleşir; muhakkik olmayıp kitabî bilgilerle taklit yollu “Zât” boyutunda yaşadıklarını sananların aksine!

Soru

-Kur’ân ‘da bazen “biz” yaptık veya “biz yarattık” ,bazen de “ Allahû Teâlâ “ yaptı , deniyor bu “biz” kimdir Üstadım ?…

Üstad

Çokluk âlemindeki tüm oluşlar melâike aracılığıyla açığa çıkar…

Kur’ân ‘da “ALLAH Adıyla İşaret Edilen Zât”, bazen melâike diliyle açığa çıkarır yaptıklarını, bazen de ağaç veya ateşle…

Musa’ya ateşten veya ağaçtan hitâp ettiği gibi, bazen de melâike diliyle hitâp eder bizlere, ki o zaman, “BİZ “ tâbiri kullanılır…

 

Soru

-Terkibiyet ne zaman kalkar?

Üstad

-Terkibiyetin sonsuza dek kalkmayacağını söyledik…

Terkibiyet ile kişinin varlığı oluşmuştur. Bu varlık kendi özünde eğer hakikatine doğru bir yolculuğa çıkarsa… Kendini Ef’âl boyutunda, Esmâ boyutunda, Sıfat boyutunda ve Zât boyutunda tanıyabilir!…

Esmâ boyutunda tanıdığı zaman şuurunda çokluk kavramı değerini yitirir

Eğer Esmâ boyutundan Sıfat boyutuna geçerse, ilminde terkibiyet hükmü kalkar…

Zât boyutu itibariyle ise yaşayan bilir…

Esmâ boyutundaki, şuurda çokluk kavramının kalkması, kısmen terkibiyetin kalkması diye ifade edilir…

Sıfat boyutunda olanda ise terkibiyet hükmü kalmamıştır… İlminde!…

Ancak hiç bir şekilde, kesret boyutundaki yani Ef’âl boyutundaki birimsellik ortadan kalkmaz!… Yani terkibiyet hiç bir şekilde ortadan kalkmaz… Anlaşıldı mı?

Soru

-Üstadım.. Namaz Mi’râc ise, cemaatle namaz kılmak ne demektir acaba ?..

Üstad

-Çoklukta Bir’liğin yaşanması.

 

KESRET

  • “İlâhi isimler”in mânâlarının değişik terkiplerle âşikâre çıkması
  • “İlâhi isimler”in mânâ terkiplerinin seyredildiği âlem
  • Varolduğu, beyin tarafından kabul edilen her şey
  • Algılayanın algılama özelliğinden kaynaklanan bir sanı ve hayâl…
  • Beynin, kesitsel algılama araçlarına GÖRE varsaydığı herşey
  • Kesitsel verilerin imajları
  • Sınırlı algılama kapasitesi olan algılama aracının kapasitesinden doğan imgesel bir varlıklar
  • Varlıkların hakikatına-aslına-orijinine nüfuz edememekten doğan görüş
  • Holografik bir tümellik olan “Anayapı”nın, bizim “Evren” dediğimiz halde algılanmak için, dilediği algılayıcıların dilediği kapasitelerinde göresel farklılıklar meydana getirmek sûretiyle oluşturduğu  “çokluk” görüntüsü
  • Ef’al Âlemi
  • Fiiller Âlemi

“KESRET”(Çokluk) GÖRÜŞÜNÜN SEBEBİ

Bir birimde, “insan var, hayvan var, cin var, melek var; bunların her biri de kendi başlarına diledikleri gibi yaşıyorlar; kâinat başıboş bırakılmış hadsiz hesapsız canlıyla dolu…” gibi bir görüş, tamamiyle o kişinin varlıkların hakikatına, aslına orijinine nüfuz edememekten doğan “çokluk görüşü”dür.

Kesret; ilâhi isimlerin mânâlarının değişik terkiplerle âşikâre çıkmasından başka bir şey değildir!. Ve bu terkiplere göre seyredilen âlem, fiiller âlemi dediğimiz ef’al âlemi dediğimiz âlemdir!.

 

VAROLDUĞU, BEYİN TARAFINDAN KABUL EDİLEN HER ŞEY BEYNİN KESİTSEL ALGILAMA ARAÇLARINA “GÖRE”DİR;
VE O GÖRÜNTÜLERİN HER BİRİ, KESİTSEL VERİLERİN İMAJLARIDIR

Bulunduğunuz odayı, tavanını açmak suretiyle, bir milyar defa büyütme kapasitesine sahip elektron mikroskobunun lamına koyun ve sonra da objektifinden bakın… Bir milyarlık büyütme kapasitesi, bize atomları görme olanağını verecektir… Bu takdirde, artık biz, o odadaki çeşitli isimler taktığımız eşyayı değil; demir, bakır, çinko, hidrojen, azot, oksijen vesaire gibi pekçok atomlardan ibaret, homojen bir kütleyi göreceğiz.

Göz aracıyla aynı odaya bakan beyin, az önce bir çok eşyanın varlığından söz ederken; elektron mikroskobu aracılığıyla aynı odaya bakan beyin sayısız eşyadan değil, homojen atomik bileşik bir kütleden sözedecektir; ki artık, “pek çok”, sadece, “yüzküsur” atom türüne dönüşmüştür nazarımızda!.

Şayet, beynin kullandığı algılama aracı, bir milyar defa büyütme kapasitesi yerine, bir trilyon, ya da yüz katrilyon gibi rakkamlara çıksa ne olur?…

Bu takdirde öyle bir noktaya geliriz ki, evrende varolduğunu kabul ettiğimiz herşeyin, o şeye bakan algılama aracının kapasitesinden doğan, imgesel bir varlık olduğunu idrak ederiz!

İşte varolduğu, beyin tarafından kabul edilen her şey, beynin kesitsel algılama araçlarına GÖREdir; ve o görüntülerin her biri, kesitsel verilerin imajlarıdır!.

 

HERŞEY,
O’NUN EF’AL MERTEBESİNDEKİ GÖRÜNTÜSÜDÜR

Gerçekte, âlem Tek varlıktan ibarettir; yani, tek bir yapıdır! Tek`in teklerinin tek tek zikri olmaz!

Hz. Âli, “ Görmediğim Allah`a ibadet etmem “ demiştir.

“Hiç bir şey görmem ki, evvelinde Allah`ı görmüş olmayayım.” demiştir Hz. Ebu Bekr.

“O”, her şeydir ve her şey “O”nun ef`al mertebesindeki görüntüsüdür.. “Kesret âlemi” de budur!

 

O’NA AİT MÂNÂLAR,
 “KESRET”İ MEYDANA GETİRİR!

“Kâinat” ismi altında Zâtından başka bir varlık yoktur!. Kâinatın ardında, özünde, zâhirinde veya bâtınında, zâtından gayrı bir varlık yoktur!.

Kısacası, kâinatın hüviyeti O’dur!

Kâinatın benliği, O’na aittir!.. O’na ait mânâlar, değişik terkipler şeklinde, değişik isimler olarak, kesret dediğimiz görüntüyü meydana getirir!

Kesret; ilâhi isimlerin mânâlarının değişik terkiplerle âşikâre çıkmasından başka bir şey değildir!..Ve bu terkiplere göre seyredilen, âlem, “fiiller âlemi” dediğimiz “ef’al âlemi” dediğimiz âlemdir!..

 

KESRET’İN KAYNAĞI,
TEK MUTLAK RUH’TUR

Kesret kavramının kaynağı olan “Tek mutlak RUH”tan meydana gelen tüm melekût âlemi; ve o âlemde meydana gelen Müheymin melâike, Âlâ-i illîyyîn, ve diğer meleklerin varlığı…
Esmâ mertebesinin zuhûru olarak varlığı meydana gelmiş olan melekût!.
Varlığını melekûttan alan tüm ef’âl mertebesi varlıkları…

 

“KESRET” GÖRÜNTÜSÜ,
SINIRLI ALGILAMA KAPASİTESİ OLAN ARAÇTAN DOĞMAKTADIR!

Esas itibariyle, âlemler, “Kesret Âlemi” ve “Vahdet Âlemi” olarak ikiye ayrılır. Ancak bu kesin böyle değil; anlayışın ya da bir diğer şekliyle anlayış yetersizliğinin oluşturduğu ikidir bu âlemler.

***

 “Kesret âlemi” denen çokluk görüntüsünün yeraldığı âlemde birbirinden bağımsız görünen sayısız varlık tespit edilmektedir.

Oysa bu sayısız varlık, “göz” adını taktığımız sınırlı algılama kapasitesi olan araç yüzünden bize böyle görünmektedir.

Gerçekte “çok” yok, TEK vardır!.

İnsan bedenini düşünelim… Trilyonlarca hücreden oluşan bir yapı!! Her organ diğerlerinden son derece farklı yapıya sahip!. Âdeta, farklı düşünce ve görev sahibi pek çok varlığın bir araya gelerek oluşturduğu tek bir beden görüntüsü. Ama, varoluş sistemleri aynı. Aynı özden meydana gelerek oluşmuşlar.

Biraz daha derine inerek konuya yaklaşalım… Gözün algılama boyutunda milyarlarca tür görülmesine rağmen, bir milyar defa büyüten elektron mikroskobunun bakışıyla aynı varlıkları değerlendirdiğimiz zaman görmekteyiz ki varlık sayısı yüz küsûr atom türüne inmektedir.

Eğer biraz daha derine inersek, evrende bulunan milyarlarca türün sayısız anlamlar taşıyan dalgaboyları farklı mikrodalga yapıdan ibaret olduğunu göreceğiz.

İşte bu noktada kesret yâni çokluk, Tek’liğe dönüşmüş olacaktır. Pek çok fikir ve hayâl sahibi tek bir şuur gibi!.

İşte “melekût âlemi” diye anlatılan, sayısız mânâlar ihtiva eden mikrodalga kökenli kozmik âlem de; “ceberût âlemi” diye anlatılan da, o sayısız mânâları hâvi TEK bir KOZMİK BİLİNÇ’TİR!.

 

BİRÇOK VARLIKLAR MÜŞAHEDESİ
VEHİM YOLLU GÖRÜLEN HAYÂLLERDİR!

Hakk’kın varlığı olarak bir çok varlıklar mevcut değildir!. Kalpler ve ruhlar mevcut değildir!.

Bunların hepsi de vehim yollu görülen hayâllerdir!. Gaflet ve uykuda olmanın sonucu olarak meydana gelmektedir!.

Çünkü bunların hepsi de, “ilmî sûretler” olmaktan öte bir şey değillerdir!. “İlmî sûretler” ise ancak ve ancak, sadece ve sadece Allah’ın ilminde mevcutturlar!.

Emir ve hüküm hep kesret âleminin neticesidir!. Kesret âlemi içinde, varlıklar arasında geçerli bir sistemdir.

Bu kavramla kayıtlı bir müşahede devam ettiği sürece, kesret âleminin son bulması ve Teklik seyrine girilmesi asla mümkün olmaz!. Bu yüzden de, Allah’a urûc murad ediliyorsa, çokluk görme basîretsizliğinden arınıp; “Emir –âmir – memur”; “hâkim- mahkûm – hüküm” üçlüsünün varolmadığını idrâk edip; TEK’in seyrine girilecektir.

 

“ÇOKLUK”, “İSİMLER”DE MEYDANA GELMEKTEDİR

BASİRETLE BAKARSAN VAROLAN, YALNIZCA ALLAHIN VECHİDİR!

Senin ayrı ayrı varlıklar görmene sebep gözündeki yetersizlik demedik mi?..

Gözündeki yetersizliği, şuur kemâliyle eğer kaldırırsan, idrâkına giren sahada, yani basiretinde varlıkların çokluğu yokturGözde, çokluk vardır!. Dolayısıyla basiretinde, Allah’ın “vechinden”başka bir şey yoktur! Yani Allah’ın çeşitli isimlerinin mânâları… Çeşitli isimlerin mânâları, aslında tek mânâdır, burayı iyi anlayalım!

Bütün isimlerle kastedilen mânâlar ayrı ayrı mânâlar olmayıp, tek bir mânâdır!. Tek bir mânâ, değişik isimlerle, değişik mânâlar varmış şeklinde çoğaltılmaktadır!.

Aslında, bütün isimlerin müsemmâsı tek bir varlıktır! Tek bir varlıkta tek bir mânâdır! Değişik mânâlar, değişik isimlerle varolmaktadır.. Dolayısıyla sen, hangi mânâ yönünden ele alsan, o tek varlığı ele almış, tek kaynağı ele almış olursun ki; işte çokluk-teklik noktası bu ince noktada birleşmektedir! Burada tek, çok olmaktadır!

Yani, çokluk, isimlerde meydana gelmektedir. Aslında mânâlar yok, tek bir mânâ yapı var!.O tek mânâ, değişik yönler itibariyle ele alındığı için, değişik mânâlar varmış gibi bir husus ortaya çıkıyor. Yani mânâlar îtibârîdir.. İzâfidir.. Aslında bir mânâ yapı vardır.

 

ÇOKLUK GÖRÜNTÜSÜNÜN OLUŞUMU

HOLOGRAFİK BİR TÜMELLİK OLAN “ANAYAPI”
DİLEDİĞİ ALGILAYICILARIN DİLEDİĞİ KAPASİTELERİNDE GÖRESEL FARKLILIKLAR MEYDANA GETİRİR

 BOHM’un, KUANTUM açıklamasında yeni boyut dediği ve “KUANTUM POTANSİYELİ” diye adlandırdığı bu görüşe göre;

-Atomaltı parçacıklarda sâbit bir yer sözkonusu olmadığından, uzayda heryer eşittir. Bu özelliğe mekânsızlık diyoruz. Bütün atomaltı parçacıklar birbiri ile ilişkili ve iletişimlidir.

-Holografik özelliğinden dolayı da küçük bir parçanın tümdeki bilgiyi taşıması, bilginin de mekân kavramı sözkonusu olmaksızın tümde eşit olarak dağıldığını göstermektedir.

Bütün bunların sonucunda ortaya çıkan gerçek, evrende mekânı olan herhangi bir yerdeki bir TANRININ varlığından sözedilemeyeceğidir.

Öte yandan İslâm’ın kutsal kitabı Kurân’a göre de, “TANRI YOKTUR, SADECE ALLAH VARDIR”.

Bu “ALLAH”, “AHAD”dır!. Yani, öyle bir TEK ki, varlığı yanısıra ikinci bir varlıktan sözedilemeyeceği gibi; O’nun parçaların birleşmesiyle oluşan bir tümel yapı olduğundan da sözedilemez; yani Panteist görüş bu yüzden “ALLAH” ismiyle işaret edilen anlamı vermez!.

Algılamaya GÖRE var kabul edilen her ŞEY, O’nun varlığıyla vardır; ne var ki, O, şeylerin toplamı değildir!. Gerçekte SADECE “O” VARDIR; evrendeki çokluk kavramını oluşturan şeyler, algılayanın algılama özelliğinden kaynaklanan bir sanı ve hayâldir!.

Holografik bir tümellik olan anayapı, bizim “Evren” dediğimiz halde algılanmak için, dilediği algılayıcıların dilediği kapasitelerinde göresel farklılıklar meydana getirmek sûretiyle, “çokluk” görüntüsü oluşturmaktadır. Gerçekte, sadece “ALLAH” vardır ve O’nun yanısıra hiç bir şey yoktur!.

 

 

KESRET KAVRAMININ BİTTİĞİ NOKTA->”SİDRE-İ MÜNTEHA

  • Tekliği müşahede etme noktası
  • Beynin, kesitsel algılama araçlarının kapasitesi dolayısıyla varsaydığı imgesel varlıklar -kesitsel veri imajları algısının bittiği nokta

Sidre-i Münteha, mânâ itibariyle kesret kavramının bittiği noktadır!

Yani bilinç boyutunda-şuurunda kesret kavramı kalkıp, Tekliği müşahede etme noktasını hissettiğin anda sen sidre-i münteha’dasın!

(Soru; Cibril’in son makamı oluyor değil mi?)

Kesret kalkarsa Cibril kalır mı geride???

Mirâc’a çıkarken ne oldu orada Cibril? Yok oldu! Çünkü kesret kavramı kalktı.

Kesret kavramı kalkınca Cibril kaldı mı?

”Onun bir adım ötesinde ben yokum… Yanarım” dedi.

İşte bu sebepten kesret kavramının bittiği yer, “Sidre-i münteha”dır.

 

 

HAŞR 59-22 Hu Allah, tanrı yok, sadece “Hu”! Gayb ve şehadeti daimi bilendir! “Hu”, er-Rahman (tüm El Esma özelliklerini mündemiç olan) er-Rahim`dir (tüm El Esma özelliklerini açığa çıkaran-o özelliklerle Efal alemini seyrinde yaşamakta olan).

HAŞR 59-23 Hu Allah, tanrı yok, sadece “Hu”! Melik`tir (efal, oluşlar aleminde mutlak hükmü yürüyen), Kuddus`tür (yaratılmışlığa ve kevne ait nitelenmelerden, yaratılmış kavramlardan münezzeh), Selam`dır (yaratılmışlarda yakin ve kurb halini oluşturup maiyet sırrını açığa çıkartan), Mümin`dir (iman açığa çıkartarak hakikatini müşahedeye yönelten), Müheymin`dir (gözetip himaye eden, muhteşem azametini seyirde yaratılmışlığı kaldıran), Aziz`dir (karşı konulması imkansız olarak dilediğini yapan), Cebbar`dır (iradesini zorunlu kabul ettiren), Mütekebbir`dir (Mutlak yegane Kibriya {eniyeti} olan)! Allah, onların ortak koştukları tanrı kavramlarından Subhan`dır!

MU’MiNUN 23-20 Ve (yine o su ile) Tur-i Sina`dan (Musa`ın Rabbiyle buluştuğu mahal) çıkan, yağ veren ve yiyenler için bir katık olan (zeytin) ağaç. (incirin, teklikteki çokluk sembolüne karşı zeytin de direkt teklik sembolü olarak değerlendirilir, tasavvuf düşüncesinde.)

iHLAS 112-2 Allah SAMED`dir (Som, çokluk kavramı düşünülemeyen; gayrı kavramından beri);

RAHMAN 55-7 Semayı (bilinci; Levvame mertebesinden Mardiye mertebesine kadar) yükseltmiş ve mizanı (vahdet-kesret değerlerini dengeli yaşama özelliğini) yerleştirmiştir.

RA’D – RAD 13-2 (ismi) Allah (olan), “Hu”dur ki semaları (algılanan madde ötesi boyutları-bilinç {yedi nefs} mertebelerini) gördüğünüz bir şeye dayanaksız yükseltti! Sonra Arş üzerine istiva etti (Esma`sının özelliklerini Fiiller aleminde hükümran kıldı)! Güneş`i, Ay`ı hükmünün açığa çıkması için işlevlendirmiştir; her biri belli bir ömre sahip olarak işlevine devam eder… Hükmü doğrultusunda (her şeyi) oluşturur-yönlendirir; tüm detaylarıyla var eder; Rabbinizin likasına (hakikatinizdeki Rabbinizin Esma`sının açığa çıkışının farkındalığına) yakin sahibi olmanız için.

SECDE 32-4 Allah, O ki, semalar (gökler veya şuur) ve arzı (yeryüzü veya beden) ve ikisi arasında olanları altı aşamada-süreçte (insan itibarıyla  aşama: .sperm/yumurta, .döllenme (zigot), .geometrik hücre çoğalması, .hücre farklılaşması, .organların oluşması, .farklılaşan organların işlevlenmesi-şuur ve duyuların oluşması. A.H.) yarattı, sonra Arş`a istiva etti (Esma özellikleriyle fiiller aleminde tedbirata başladı)… Sizin O`ndan başka ne bir Veli`niz ve ne de bir şefaat ediciniz vardır… Hala bunu düşünüp, değerlendirmiyor musunuz? (Bu ayeti iki yönlü düşünmek gerek kanaatimce. insanın dış dünyası ve insanın varlığı olarak. A.H.)

SEBE’ 34-3 Hakikat bilgisini inkar edenler: “O saat (ölümle hakikati fark etmek) bize gelmeyecek” dediler… De ki: “Hayır, gaybı bilen Rabbime yemin ederim ki elbette size gelecektir! Semalarda ve arzda zerre ağırlığınca bir şey dahi O`ndan gizli kalmaz! (Hatta) ondan daha küçük ve daha büyük (ne varsa o da) Kitab-ı Mubin`dedir (apaçık kitap olan fiiller aleminde).”

Kavram hakkında henüz bir not alınılmadı.

Abdest

Anlamı Abdest almak temizlik gayesi ile getirilmiş bir hüküm olsa idi. «Elini toprağa sür de sonra topraklı elinlesuratını, kollarını sıvazla»; der mi idi?.. Ab…

Oku »

Basiret

Anlamı İdrak kuvvesi  EL BASIYR… Açığa çıkan Esmâ özelliklerini her an seyir ile onlardan çıkanları değerlendirip, sonuçlarını oluşturan. Allah`ın perdeleri …

Oku »

Ulûhiyet

Anlamı Vâhid’in zâtı “Ahadiyyet”, kendini bilişi “Eniyyet”, zâtında hiçlik hâli “Â’mâ ‘iyet”…Evet bunların tümü birden de tekrar edelim “ULÛHİYET”tir!. Allah’ın…

Oku »