İSLÂM

Ahmed Hulûsi

Lütfen, gerçekçi bir şekilde düşünüp şu soruların cevabını verin…

Evrende, günümüz biliminin tespitlerine göre mevcut olan, bir milyarı aşkın galaksi içinde; “Samanyolu”isimli bu galakside var olmayı siz mi tercih ettiniz?.. Bu sizin isteğiniz mi?..

“Samanyolu” adlı, son bulgulara göre 400 milyar yıldızdan oluşan birikimin, merkezden 32 bin ışık yılı uzaklığındaki bir kıyısında, “Güneş” adlı bir sistemde var olmak dahi sizin seçiminiz veya tercihiniz miydi?.. Efendim?..

“Güneş” sistemi içinde, Güneş’ten 1 milyon 303 bin defa küçük “Dünya” adlı uyduda, “insan” türünden olarak var olmak da mı sizin tercihiniz değil?..

Yoksa bulunduğunuz kıta, ülkeyi de mi siz seçmediniz!!?

Öyle ise, içinden geldiğiniz ırkı, nesli, milleti siz seçtiniz..?

Artık, ana veya babanızı, aile ortam ve şartlarını da seçmediğinizi, size bunun dahi hiç sorulmadığını, söylemeyin bana!

Öyle ise, erkek ya da kadın bedeniyle bu Dünya üzerinde boy göstermek artık sizin tercihiniz olmalı! Ne, o da mı değil!

Peki bu durumda şunu soralım kendimize… İnsanlar, ellerinde olmayan şeyler yüzünden, kınanır, hor ve küçük görülür, dışlanır ya da suçlanabilir mi?

Bu durumda biz, insanlar arasında ırkları; renkleri; yetişme tarzlarından gelen din anlayışları; dilleri gibi doğmatik özelliklerinden dolayı ayırım yapabilir miyiz? Bu akla, mantığa, insafa sığar mı?..

İnsanların bu gerekçelerle birbirlerine baskı uygulaması “İslâm Dini”ne de aykırıdır; “kimse kapasitesinin dışından sorumlu değildir” hükmünce; insanlık şuuru ve aklına da! Eğer böyle bir bakış yanlışı varsa, demek ki bu bakış açısı bir daha sorgulanmalıdır!

Gelelim yaşam yarışındaki “eşit”liğe…

Yarışın, eşit şartlarda olması için, önce başlangıcın eşit olması gereklidir! Peki biz, yaşam yarışına, eşit şartlarda mı başlıyoruz?..

Sen, deha bir baba, bilgin bir anneden doğuyorsun, genetiği ilim irfan yüklü; ben saf iyiniyetli, kendi hâlinde; yarını düşünemeyip, o gün karnını doyurmaya çalışan gariban bir çiftten dünyaya geliyorum, genetik yoksulu!

Sen, zengin bir aileden dünyaya geliyorsun; kahvaltısını New York’ta akşam yemeğini Tokyo’da yiyen; ben garip bir aileden merhaba demişim dünya günlerine, altı yamalı pabuç giyip, taksiye binme lüksü olan!

Sen, dünya güzeli bir annenin ve dünya yakışıklısı bir babanın ürünüsün; bense Nasreddin Hoca’nın “bana görünme de kime görünürsen görün” dediği gibi bir ana ile işte öylesine bir babanın karışımı!

Sen iki cihan Efendisinin sulbünden gelmişin; bense Molla Kasım’ın!

Ve biz “EŞİT”iz; öyle mi?.. “EŞİT” başladığımız bu hayat yarışında, “EŞİT” şartlarda yaşıyor; “EŞİT” şartlarla karşılaşıyor; “EŞİT” muamele görüyor; “EŞİT” şartlarda ayrılıyoruz dünyadan; bu kadar “EŞİT”likten sonra! Ama ne “EŞİT”lik!

Ve “ADALET”!.. Allâh daim bâkî rahmetiyle kuşatsın, şimdi İstanbul Silivrikapı’da medfûn annem!

“BEN DİLEDİĞİMİ YAPARIM”, diyen; ve kendinden gayrı mevcut olmayan “ALLÂH”!

Ve O’nun takdirine, hükmüne, dileğine mutlak olarak bağımlı; her şeyini, O’ndan almış; O’nun ilim ve kudreti, yaratıcılığı önünde, Dünya’da bir “hiç” olan ben; ve gibiler!

ADALET”; O’nun, hangi amaçla yarattıysa, o amaca uygun olarak birime hak ettiğini vermesinin, dildeki adı!

Para ve etiketin çıplak ya da giyimli bir biçimde, acımasızca insanlara hükmettiği Dünya yaşantısı!.. Aslanın pençe ve dişleri arasındaki ceylan; insanın ağzında dişleri arasında kuzu ya da tavuk; zenginin elleri arasında insafına kalmış fakir!

Ve de Allâh Rasûlü’nün duyurduğu ölüm ötesi yaşam gerçeği ile; insanların ne tür çalışmalar yaparsa, ölüm ötesinde onun sonuçlarıyla karşılaşacağı yolundaki, evrensel sistem ve düzene dayalı “İslâm Dini”gerçeği!

Olmuşun kavgasını bırakıp da, oldurabileceklerimizle zamanımızı değerlendirsek; daha iyi olmaz mı dersiniz?.. Hele bunu bir düşünelim ciddi ciddi!

Niye ve kime ibadet etmek zorundayız acaba?