TEK’İN SEYRİ

Ahmed Hulûsi

Evren, gerçeği itibarıyla holografik tümel yapıdır. Ancak bu tümel yapı, sonsuz sayıda, bakılınca parçacıközelliği gösteren değişik frekanslı dalgalardan oluşmuştur!.. Her dalga boyu paketi ancak kendi türünden olan dalgalar tarafından algılanabilmektedir!.. Böylece de çokluk kavramı ortaya çıkmaktadır.

Evrendeki holografik bilinç ise, “Allâh’ın ilim sıfatı”ndandır; ve holografik esasa göre her zerrede, parçacıkta, dalgada tümüyle mevcuttur!

“İnsan” da hakikati itibariyla bu ÖZ’den gelme “NEFS”teki bilinçten ibarettir!

Evet…

“Evrensel Öz”ü, bünyesinde barındıran; ve o “Evrensel Öz”de mevcut olan tüm özellikler holografik bir biçimde kendisinde barınan, bir tür titreşimden ibaret beyin!..

Sonsuz sayısız dalgalardan, titreşimlerden ibaret, tasavvuf ehlinin “hayal” olarak nitelendirdiği bir evren!!!

Ama, bu titreşim, insan bedeni denilen moleküler yapıda, hücre yapıda, beyin ismi altında bir birimsellik ve bedensellik hissini ve düşüncesini oluşturuyor!

Bu oluşma nasıl başlıyor?..

Bu oluşma, çocuğun doğumundan sonraki ilk aylarda meydana geliyor.

Dışarıdan belli dalgalar olarak beyne ulaşan çeşitli veriler, kendilerini kabule hazır olan hücreleri kendi frekanslarına programlayarak; o andan itibaren o hücrelerin faaliyeti hâlinde, beyinde kendi anlamlarının oluşmasını temin ediyorlar!

Buna, ister şartlanma diyelim, ister beynin belirli bilgilerle programlanması ya da programlandırılması diyelim; değişen bir şey olmaz, çünkü işlem aynıdır.

Daha sonra belli değer yargılarının empoze edilmesi ile kişide, kendini madde beden kabulü hâli başlıyor.

Beyin esas itibarıyla, her türlü bilgileri alıp, kabullenmeye yönelik bir yapı…

Hiçbir bilgi kaydı yokken, o çocuk elini sıcağa dokundurduğu anda “sıcak, cızz!..” diyorsunuz. O dokunduğu nesnenin “sıcak, cızz” olduğu, beyne giriyor. Daha sonra siz tekrar aynı nesneyi ona götürdüğünüz zaman o, bunu “sıcak, cızz” diye nitelendiriyor.

Bu misalde olduğu gibi, aldığı her türlü bilgi, beyinde yer ediyor ve bu, beyinde yer eden bilgilere göre de o beyinde “değer yargıları” oluşuyor. Tâ ki bir başka bilgilendirme ile o değer yargısı değiştirilmediği sürece… Sonra da o kişide ölene kadar o değer yargısı devam edegidiyor…

İşte, bu tür bilgilendirme veya şartlandırma ile kişi, bedene dönük tasarruflarını kendine ait gibi kabul ediyor. Bunun neticesinde de, kendini bir beden olarak görme, bir birim olarak görme hâliyle bloke olmuş oluyor! Bu kayıtlanışın neticesinde ise kendine, orijinindeki “Evrensel Öz” cevherinden mahrum yaşam tarzı cezasını vermiş oluyor!

Denebilir ki, çevre onu bu şekilde şartlandırıyor?.. Bu hiç önemli değil! Mazereti ne olursa olsun bunun sonuçlarını yaşamaktan da hiçbir şekilde kendini kurtaramaz!

Sistemde mazerete yer yoktur!

Onun kendini cezalandırması, şu sebepten…

Çevre ona her şeyi verebilir, ama onun çevreden gelen bu bilgileri, erişebildiği en son ilmî verilere göre tetkik etmesi, araştırması ve ona göre değerlendirmesi gerekir.

Her şeyi körü körüne kabullenmeyecek; o aldığı bilgilerin gerçek olup olmadığını bilimsel veriler içinde araştıracak ve ondan sonra karar verecek.

Eğer bu tür bir çalışma yapmadan, körü körüne önüne her gelen bilgiyi kabullenirse, kendi kendisini diri diri mezara girmeye mahkûm etmiştir…

Mezar deyince, bunu yalnızca topraktan bir mezar olarak kabullenmeyin!..

Et-kemik bedenler de bilincin mezarıdır!

Dünya’da iken kendini mezardan kurtaramayan, âhirette de kendini mezardan kurtaramaz!

Bilincin, beden kaydındaki hâlinin bir tür mezar yaşamı olduğunu fark edememesi; onun, gelecekte bedenle birlikte, toprak mezarda hapis kalmasına yol açacak; daha sonra da kendi kabir âlemindeki kişisel yaşamına neden olacaktır.

Eğer Dünya’da yaşarken, et-kemik kabirden bilincini kurtaramazsan; ölüm denen olayla birlikte işe yaramaz hâle gelen madde bedeninle birlikte, kabre diri diri konursun; ki bu durumda, çifte mezar içinde hapis kalmışındır!.. Hem benlik, hem kabir!

Öyleyse, bize düşen, öncelikle yapmamız gereken şey, kendi gerçek varlığımızın ne olduğunu iyice kavramaktır!

Neyiz, ne değiliz, ne kadarız?.. Bunları çok iyi anlamak lazım…

Et-kemik beden değiliz ama, et-kemik bedensiz de bir şey yapabilmemiz mümkün değil!.. Şayet, et-kemik bedenin ihtiyacı olan gıdayı vermezsek, o et-kemik bedenin faaliyetleri ve girdileri ile yaşamına devam eden beyin, gerekli fonksiyonları icra edemez…

Hâlbuki, ölüm ötesi yaşamın kendisiyle devam ettiği ruh adıyla bilinen bir tür ışınsal-astral beden, bilincini ve tüm girdilerini beyinden alır. Öyleyse bedene, gerek duyduğumuz ölçüde ihtiyaçlarını vermek zorundayız. Ancak ne kadar?.. Beynimizin ihtiyaç duyduğu nispette!..

Beyin, bilincin oluşturucusu, aracıdır… Ancak, sadece aracı olmayıp, inşa ettiği yeni bedene kendindeki özellikleri yükleyicidir de! Sahip olduğu özellikleri ona kazandırandır.

Bunu bilerek bedenin ve dolayısıyla beynin hakkını, hakkıyla vermek gerekir… Ama, bedene esir olmadan!.. Bedenin istek ve arzularıyla bilincimizi bloke etmeden ve kayıt altına almadan!

Eğer bunu gerçekleştiremezsek, burada bazı karışıklıkların içine düşersek, konuyu tam hakkıyla anlayıp, gereken çalışmaları yapmaktan geri kalırız. Böyle bir geri kalışın getireceği zararlar da, kolay kolay şu anda idrak edilemez.

Ne zaman ki, bu bedeni yitirir, bu ruh yapı içinde yalnızca bilinç olarak varlığımızı hissederiz, o zaman neler kaybettiğimizi anlarız.

Ne var ki o zaman da iş işten geçmiş olur! Çünkü, yitirdiklerimizi telâfi imkânı artık kalmamıştır!

Bu durumda bedenin ve ruhun ne olduğunu, ne için ve nasıl var olduğunu iyi anlamamız gerekir…

“Ben” ismiyle ve kelimesiyle işaret ettiğimiz “Öz” varlığımız olan “nefs”imizin ne olduğunu, “bilincin” ne olduğunu, gerçek özelliklerinin neler olduğunu çok iyi kavramamız gerekir.

Eğer bunları kavrayabilirsek, o takdirde bu kavradıklarımızın gereğini yaşamak zorunda hissederiz kendimizi. Ya onun gereğini hakkıyla yaşarız, hâsılasını elde ederiz. Ya da, onun gereğini yaşayamayız, neticelerini de asla ve asla elde edemeyiz…

Çünkü;

“Kim bir zerre ağırlığınca bir hayır yaparsa, onu görür. Kim de bir zerre ağırlığınca bir şerr yaparsa, onu görür.” (99.Zilzâl: 7-8)

“…Sünnetullâh’ta asla değişme bulamazsın!” (48.Feth: 23)

Hükmü, kesindir…

Çünkü, yaşam, bir sistemdir! Sistemde kesinlikle mazerete yer yoktur!

Bu sistemin içinde, herkes, sistemin şartları ve kurallarına göre kendini kurtaracak davranışları ortaya koyacak veya koymayacaktır… Bunun sonuçlarına da bizzat kendisi katlanacaktır!

İşte, Allâh Rasûlü, bu Allâh Sistemi’nin işleyiş düzenine göre, insanlara ne yaparlarsa yararlarını göreceklerini; neleri yapmazlarsa da sonuçlarına katlanmak mecburiyetinde kalacaklarını tebliğ etmiştir. “Zorlayıcı” olarak değil, “uyarıcı”, “teklif edici” olarak!

Evet!

Konumuza kaldığımız yerden devam ediyoruz…

Maddenin var olmadığını, evrenin bir dalgalar-titreşim bütünü olduğunu; daha açık bir ifadeyle, maddenin, kesitsel algılama araçlarına göre var olduğunu; her boyutun kendine has yapısının, o yapıyı algılayan araçlara göre madde kabul edildiğini anlatmaya çalıştık…

Öyle ise şimdi sıra geldi “ÜST MADDE”yi fark etmeye…