GAVSİYE AÇIKLAMASI

Ahmed Hulûsi

 Yâ Gavs! Tövbeyi istersen, önce nefsinden günahı çıkarmalısın… Sonra kalbinden hâtırasını çıkarmalısın!.. İşte o zaman bana vâsıl olursun!.. Aksi hâlde müstehzilerden olursun!..

 

Avamın “nefsinden günahı çıkartması”, günah olan fiilleri terk etmesidir.

Havâssın “nefs”inden günahı çıkarması, benliğine dönük fiilleri terk etmesidir.

Hâssül havâssın günahı çıkartması ise, “nefs”inin var olmayıp, sadece mutlak “NEFS”in varoluşunu seyr hâli içinde günahın çıkmış olmasıdır… Elbette ki mutlak NEFS için “günah” kavramı geçerli olmaz!

Geniş anlamı ile günah; nefse dönük, nefsin menfaatine dönük davranıştır. Bu elbette havâssa dönük mânâdır.

Bu anlayış ile nefsten günahın çıkartılması ise, Hakk’tan ayrı bir varlık görülmek suretiyle onda günah kavramının görülmesinin kaldırılması demektir.

Ama bunun aksine, bir kişinin vehmî kişiliği kapı gibi ortada dururken, “günah-sevap yoktur” deyip, nefsine, bedenine dönük her şeyi yapması, onu katranlı beton perdenin ardına atar, tabiat cehennemine sokar ki, bunun getireceği sonuçları, mahrumiyetleri ve azapları tarif mümkün olmaz!

Hem kendini gör, hem karşındakini bir kişi veya birim olarak gör, ondan sonra da günah yoktur de!.. Bu basîretsizliğin zirvesidir!

Kendini Hilmi zannettiğin, vehmettiğin, hissettiğin sürece; karşındakini Hulûsi olarak gördüğün sürece, asla “günah yoktur” diyemezsin ve perdeli yaşamın son bulmaz… Perdenin kalkmasını ve ebediyen perdesiz yaşamayı istiyorsan, Dünya’da yaşarken kendini kaldırmak suretiyle “HAKİKİ SECDE”yi yapmak ve suçlanacak kişiler görmeyi terk etmek mecburiyetindesin!

Aksi takdirde, perdeli yaşamak ve ölüm ötesi yaşamda da perdeli kalmaktan kimse kurtaramaz seni!

Günah, “benlik”ten doğar!

En büyük günah da “BENLİK”tir!

BENLİK ortadan kalktı mı, günah da kalkar!

Allâh dilediğini yapar, hikmettir!

“Sen” bir olumsuz fiil işlediğin zaman günah olur!

Fâili izafî var olduğu sürece günah bitmez. Fiil, hakiki fâile bağlanıp, izafî fâil ortadan kalktı mı, günah da son bulur!

İşte böylece “günahın hâtırası” da ortadan kalkmış olur!

Çünkü hâtıranın kalkması, hâtıranın yer aldığı varlığın kalkması ile mümkündür… Ne zaman ki hâtıranın çıktığı varlık ortadan kalkar, işte o zaman hâtıra da kaybolup gider.

Kendini var kabul ettiğin sürece, günah fiili var olmasa dahi, hâtıraları benliğini meşgûl edecektir! Bu meşgûliyet ise “günah hâtırası”dır ki, benliğinin yaşamıyla bağlantılıdır.

Ne zamandır ki, benliğinin var olmadığını, hakikatini yaşarsın, işte o zaman, nefsinden günah da, hâtırası da çıkmış olur.

Kesinlikle sana öyle bir fetih (görüş açıklığı) verdik ki, (o) Feth-i Mubiyn’dir (apaçık açık hakikati sistemi müşahede)!Bu yüzden Allâh, senin geçmiş ve (fethe rağmen oluşacak) gelecek tüm zenbini(bedenselliğinin doğal getirisi perdeliliklerini) mağfiret eder (örter) ve sana olan nimetini tamamlar; seni, hakikatini yaşama yolunda yürütür! (48.Feth: 1-2)

Âyetlerinde işaret edilen mânâ da anladığımız kadarıyla bu hususa işaret eder.

“Fetih” tasavvuftaki anlamıyla, kişinin benliğinin ve benliğinin oluşturduğu perdelerin ortadan kalkması ve Hakkanî sıfatlarla tahakkuk etmesi hâlidir ki, bir devirde ancak çok çok ender kişilerde oluşur! Bunlar, “Hakk’ın gözüyle görür, işitir, söyler, tutar, yürürler!”

“Fetih” gelmiş kişiler, benliklerinden kurtulmuş oldukları için, geçmiş ve gelecek günahlarından da bağışlanmışlardır.

Çünkü, onlardan günah ve hâtırası çıkmıştır… Çünkü benlikleri ortadan kalkmıştır! Beden ve bedensel değerler onlar için hiçbir anlam taşımadığı gibi, ruhsal değerler dahi onlardan düşmüştür! Onlar mukarreblerdir, ferdiyet sahipleridir.

Kişilik isimlerinin ardında, seyreden-seyredilen ve seyr hep aynı TEK olmuştur!

Eğer bu bahsedilen hâl oluşmadan, kendini Hak görerek, başkalarına Hak’lık atfederek, günahı-sevabı inkâr edersen, ancak müstehzilerden olursun… Yani hakikatle alay edenler durumuna düşersin… Alay konusu olursun!