SİSTEMİN SESLENİŞİ 1

Ahmed Hulûsi

Lafını çok yapıyoruz, “Zâhir” veya “Bâtın” diye de… Nerede “Bâtın”, düşündünüz mü bu konuyu hiç, derinlemesine?..

“Bâtın”, neresinde “Zâhir”in?..

“Zâhir”, neresinde “Bâtın”ın?..

“Zâhir” ile “bâtın” arasındaki sınır nerededir?..

Bilelim ki, “Bâtın”ı bir mekân olarak düşünmek, son derece yanlıştır!

“Bâtın”, mekân olarak, “zâhir”in ötesinde veya ardında; ya da bir başka boyutta değildir!..

“Bâtın”; gördüğünün, algılayamadığın yanıdır!

Yani, görüş alanın içinde olmasına, görmene rağmen, görmekte olduğunun “algılayamadığın yanı”dır “bâtın”!

Nasıl oluyor, görüş alanı içinde olup da, bakmaya rağmen, algılayamamak?..

Beyin veritabanının, dışardan veya içerden beyne ulaşan verileri, onları deşifre edecek kadar yeterli verisi olmaması yüzünden, gelen veya gelmekte olan verileri değerlendirememesi, tanımlayamaması suretiyle…

Dışardanı anladık da, peki “içerden” ne demek oluyor?

“İçeriden” demek, beş duyu ile beynine ulaşmayan verilerin tüm türleri demektir…

Beynine ulaşan veriler dört yoldan olabilir;

a. Beş duyudan…

b. “Cin” ismi ile işaret edilen kapsam içindeki, gerek Dünya’da ve gerekse diğer planetlerde yaşayan, çeşitli bilinç sahibi varlıklardan…

c. Astrolojik etkilerden…

d. Şuur boyutun itibarıyla, uzayın hakikatinden…

Bunlardan son ikisi, senin, “içerden” kelimesiyle işaret ettiklerindir.

“Cin” isminin işaret ettiği varlıklar ikiye ayrılır;

1. Benim, “RUH İNSAN CİN” adlı kitabımda bahsettiğim tür…

2. Bu türün dışında kalan; fizik bedenleri olmayan, gerek Güneş sistemi içindeki planetlerde -Güneş dahil- ve gerekse galaksi içi diğer yıldızlarda yaşayan, dalga yapılı bilinç varlıklar!.. Bu türlerle, ancak keşf veya feth hâlini yaşayanlar iletişim kurabilir… Bunların dışındakiler, bir üstteki türle -Cin- iletişim kurup; onların takdimi dolayısıyla da, cinlerle değil bu türle görüştüklerini sanırlar.

Uzayından alınanlara gelince…

Buna, Rasûl ve Nebilerde olursa, vahiy; Velîlerde olursa, ilham denilir… Bunların dışında, ender olarak, bazı çok hassas kişilerde de olması imkân dışı değildir.

Esas itibarıyla, en zor anlaşılabilecek boyut burasıdır…

Bu boyutta, “Tek”lik bilinci geçerlidir!

Bu boyut itibarıyla, “Evren” – “Ruh-u Â’zâm”, tek bir yapı-birim-beden hâlindedir; ve O’nun, o boyutu itibarıyla, tek bir bilinci söz konusudur!

Evren içre evrenler, “Ruh-u Â’zâm” indînde, âlem içre âlemlerdir!

Bedeni, “uzay” adıyla tanıdığımızdır!.. Bizler ve var olan her birim, Uzayımızdan gelen bir şekilde fışkırırız, toplu varlığımız itibarıyla! Bilincimiz ise, açığa çıktığı katmanın şartları altında düşünür…

O, “ALLÂH Adıyla İşaret Edilen”in, “NOKTA”dan yarattığı ilk varlıktır; “Nokta”dır!

Sonluluğu, hükmîdir! Âlemlerinin sonu yoktur!.. Ehline malûmdur…

Aklı itibarıyla, “Hakikat-i Muhammedî” adı verilir…

Ruhu itibarıyla, “Ruh-u Â’zâm” denilir…

“Esmâ ül Hüsnâ”, O’nun “Ruhu”dur!

“Mi’râc”ın ereni, O’na erer!..

“Salât”ın amacıdır!

“Vâhidiyet” mertebesidir…

“Vitriyet” sahipleri, O’nu yaşar!

“O”nda kendini bulanlar -ki dünyamızdan olmaları şart değil-, “Refik-i Â’lâ” ehli olarak tanınır…

“Makâm-ı Mahmud”, O’nunla zâhir olur!

“Melekül mukarreb”, O’nun emrindedir!

“Tek bir nefs olarak gelirsiniz” işareti, O’nun yaşamının işaretidir…

Âlemler, O’nun indînde bir hayaldir!

“Hologram” bedendir, bedeni… Yani, Uzayın, algılayamadığımız yanı!

“Gökte Ay’ın on dördü gibi” sembolüyle anlatılan; Cennet ehlinin göreceği “Rabbi”, O’dur!

O’na erenin, O’nunla arasına, “ne bir Melekül Mukarreb ne de bir Nebiyyi Mürsel” girer!

“Mukarreb” olmayanlar, “O”nu, “ALLÂH Adıyla İşaret Edilen” sanır!

Kesinlikle sanmayın ki, “Allâh”, O’nunla kayıtlanır!

“ALLÂH Adıyla İşaret Edilen”, âlemlerden “Ğaniyy”dir! “Leyse kemislihi şey’a”!

Özür dilerim, neyi anlatmak isterken, söz başını alıp nerelere gitti… Haddimizi aşıp, okyanusa atladık; farkında olmadan dibe daldık! Acilen çıkmazsak su yüzüne, yakîn galebe çalacak bize! Hemen dönelim kaldığımız yere!.. Zira, bu şartlanma ve duygusallıkla varamayız o mübarek illere…

Nerede kalmıştık…

İnsanın, algılayamadığının adının, bâtın olmasında!

Esasen “Bâtın”, tamamıyla “Zâhir” olanın ta kendisidir!

Esasen “Zâhir”, tamamıyla “Bâtın” olanın ta kendisidir!

“Bâtın”, algılayabildiğin anda, “Zâhir” olur…

“Zâhir”, algılayamadığın süreçte “Bâtın”dır!

Yani değişen, “Zâhir” ve “Bâtın” değil; senin algılamandır!

Beynindeki veritabanında bulunan ve gerçekte “zâhir” olan, o şeye verdiğin isim, veya o şey hakkındaki şartlanmaya dayanan zannın-tasavvurun, seni, o şeyin hakikatinden perdeleyip; o şeyin sana, “bâtın”olarak kalmasına yol açar!

Kavradığın, “zâhir”dir; kavrayamadığın ise “bâtın”!

Karşındakinin veya yöneldiğinin hakikatini seyredebiliyorsan, “bâtın”ı artık “zâhir”dir sana! Seyredemediğin sürece hakikatini, “Zâhir”, “Bâtın”dır sana!

Gel dostum, gayrı formatla şu PC’ni de; işletim sistemini ve programlarını yeniden düzenle! Sonra da her şeyi yerli yerince oluşturup, CD veya DVD’ni ona göre doldur!

Zira gittiğin yerde, yeni bir CD-DVD rewriter’ın olmayacak; yazılmışınla başbaşa kalacaksın ebeden; “Zâhir”in zâhir ve “Bâtın”ın bâtın olarak!

Ve sen sonsuza dek, ötelerde, göklerde aramaya devam edeceksin, aradıklarını!

Allâh bilir doğrusunu!

 

New Jersey – USA
Mi’râc Gecesi, 1998