Bâkî

  • EL BAKİY… Zaman kavramsız yalnızca var olan.
  • Allah Bâkî’dir ve onunla berabar fânî varlıklar da mevcuttur sanmak, “Bâkî” kelimesinin mânâsını bilmemektir.

    Allah daîmi olarak Bâkî’dir ve onunla beraber ikinci bir varlık da mevcut değildir. Bu sebeple, O’nun yanında yok olacak varlıklar yoktur; kendilerinin “yok” olup Allah’la Bâkî olduklarını farkedecek tecellîler sözkonusudur.

    Seven , “yok”luğunu idrâk edip, sevilende yok olduğunda; Bâkî kalan Allah’tır!.

  • “Zâtım” dediğin “öz“ünün gerçekte var olmadığını; “öz“ünün Hak`ka ait olduğunu, O`nun varlığıyla mevcut ve kâim olduğunu; Hakikatının sadece ve sadece “O” olduğunu idrâk et. Ki böylece izâfî ve vehmî benliğinin asla varlık kokusu almadığını anlamış olasın.

    Böylece de “yok“tan varolmuş “ben“liğin, zâtın tekrar “yok” olsun!.. Ve neticede Bâkî olan VECHULLAH hükmü âşikâr olsun. 

    “HER ŞEY YOK OLUCUDUR; BÂKİ OLAN RABBİNİN VECHİDİR.” 

    Ki ehli için her an bu böyledir… Ve bu seyr ebeden devam eder.

  • ZÜL’CELALİ VEL’İKRAM… Celal’iyle açığa çıkardığına “yok”tan var olmuşluğunu kavratarak “yokluğunu” yaşatıp; İkram’ıyla, Esmâ kuvvelerinin kendisinde açığa çıkışını seyrettirerek Bekâ’yı yaşatır.

  • “Var” olan, “BÂKΔ yalnızca “Allah” olduğuna göre, “sen” hiçbir zaman var olmamışsın!. Hep var olan, O idi!… O`dur!… O, olacaktır!…
  • Kıyâm; Allah’ın Bâkî olma vasfının yaşanma mahallidir.
  • Bâkî, asıl ve orijindir.. Fâni ise, göre ve varsayımdır!.
  • Daimî” namaz nedir?

    Namaz, ana yapısı itibarıyle, “ikâme” olunan namazdır dedik.

    İkâme” namaz sonucunda “secde” ile namazın kemâline ulaşırsan; bu “ikâme” olunan namaz kişiye “uruc” sağlar ve “mi`râc” hâsıl olur!.

    Mi`râc” kişinin “Kâ`bı kavseyn” veya “ev ednâ” makamında, “Allah“ı müşahede etmesi!..

    Ya da, daha açık ifadesiyle, kendi varsayım benliğinin, hiç varsayılmamışçasına ortadan kalkıp, “BÂKİ ALLAH“tır hükmünce bütün esmâ ve sıfatlarıyla BÂKİ olması hâlidir.

    Urûc”un neticesinde hâsıl olan “mi`rac” ile o kişi, İlâhi bakâ ile “BÂKİ” olur!… Sen, onu kendin gibi sanırsın; ama o, “Allah`la bâki” durumdadır!.. Ve bu hâl ile hayatını sürdürür.

    Hz. Rasûlullah Aleyhisselâm’a baktıkları zaman; O da bizim gibi yiyip içiyor, aramızda dolaşıyor, çarşı pazar geziyor, ne ayrıcalığı var dediler… Ama O, ilahi hakikatı hissedip yaşayan, “mi`rac” sahibi olan; ve bunu bize bildiren “Allah Rasûlü” idi!.

    Dışarıdan bakanlar, o “daimi namaz” ehlini kendileri gibi görürler; ama bilmezler ki O, varlıkta “Bâki olan Allah”ın yalnızca bir esmâ zuhurudur!.

  • Gerçekte ise varolan sadece ve yalnızca Allah`ın vechidir!…

    Yani, basit bir ifade ile söyleyelim…

    Senin gözüne göre “var” olan, başka sınırlar içinde algılama kapasitesine sahip olan bir göze göre “yok”tur!.

    İşte bunu anlayıp, hissedip, idrâk edip yaşayabilirsek o zaman ortaya şu çıkar:

    “Var” olan, “BÂKΔ yalnızca “Allah” olduğuna göre, “sen” hiçbir zaman var olmamışsın!. Hep var olan, O idi!… O`dur!… O, olacaktır!…

    İşte buna işaret olarak demişler ki:

    “Kaldır kendini aradan, ortaya çıksın Yaradan…”

    Zaten, âşikârdır Yaradan; Gören`e!…

    Bunu anladığın zaman, hakkıyla “Halife” olursun… Hattâ ve hattâ…

    Halife aynasında kendini seyreden, Allah olmuş olur!. O isim altında kendini seyretmekte olan, kendinden kendine tecelli etmiş olan, Allah olur..

  • Namaz diyorsun “salât”a… İçindekiler?”

    Secde; Kişinin varlığının, Allah” indindeki yokluğunun yaşanması demektir!.

    Kıyâm; Allah’ın Bâkî olma vasfının yaşanma mahallidir.

    Secdede Kurân okunmaz!. Kurân, kıyam hâlinde okunur.

    Secde; fenafillahtır; kıyâm; bakâbillâhtır.

  • Hazreti MUHAMMED`in açıkladığı “ALLAH” için “TANRI” kelimesi kullanılabilir mi, ya da “TANRILIK” mefhumu kabul edilebilir mi?..Düşünülebilir mi?!..

    Yani, gerçekte, dün – bugün – yarın varolan ve sonsuza dek varolmakta devam edecek olan, “BAKİ” “VECH”tir. 

    “VECH”in
    perdesi olan yegane şey ise, o şeye ait olan “İSİM“dir…Ki o isim, sonradan “VECH“in bir manası üzerine konmuş bir perdedir… Perdedin ardındaki varlık ve onu meydana getiren manalar ise “ALLAH” isimlerinden varlıklarını alırlar… 

    Sonuç olarak şunu kesinlikle bilelim ki… 

    Kur`an-ı Kerim`de ve Hz. Muhammed`in açıkladığı “ALLAH” kavramında ötede ya da ötende, yani senin dışında bir tanrı kavramından sözedilmeyip; sadece kendisi var olan sonsuz-SINIRSIZ “TEK” farkettirilmeye çalışılmaktadır…

  • Fâni, fenâ buldumu, Bâkî  kalır… 

    Sen  yok olduğunu farkettiğinde  geride kalan Bâkî`dir!..

    Fâni yok olduktan sonra  Bâkî  kalmaz;  çünkü fâni, fânidir!.. Bâkî,  ise Bâkî!.

    “Fâni”,  “yok olacak” değildir; çünkü  zaten  “yok”tur!… “Fâni”nin herhangi bir zamanda yok olduktan  sonra,  Bâkî`nin  Bâkî olacağını sanmak, Hakikattan gâfletin âlâmetidir!..

  • “Var” olan – “BÂKΔ,   yalnızca “Allah” olduğuna göre, “sen” hiçbir zaman var olmamışsın!. Hep var olan, O idi!… O`dur!… O, olacaktır!…

  • Bir gün gelecek, Allah`ın varlığında “yok” olduğunuzu farkedeceksiniz ve cehenneminizin ateşi sönecektir… “Yok” olduğunuzu farkettiğiniz zaman, bilmem aynada kendinizi mi göreceksiniz; yoksa kendiniz “yok” olacak da, ayna mı Bâkî kalacak?.

  • FÂNİ, zaten fânidir; ve Bâkî de Bâkidir… Bir gün Bâkî`nin kalıp da O`nun “HİÇ”liğine ulaşacağınızı sanmanız, bir başka ham hayâldir!.

  • “ALLAH” ismi, toplayan bir isimdir…Yâni, Allah’ın hem Zât’ını, hem vasıflarını, hem de sayısız özelliklerini içeren bir isimdir…

    Allah ismiyle işaret edilen ZÂT’ın Hüviyetine ise “HU” ismi işâret eder…AHADİYYET sıfatıyla idrâk edildikten sonra, gerçek manâsıyla “Allah’a imân” meydana gelir ve “yakîn” hasıl olur; iş taklitten çıkar, Tahkike varır…Aksi halde, hep Allah “İSMİNE” iman edilir ki, bu da ehli taklidin mertebesidir… Tahkike ermişlerin ismi ise “müferridûn” veya “mukarrebun”dur ki; Allah “İSMİNDE” değil; ALLAH’IN AHADİYYETİNDE benlikleri yok olmuş; “el ân öyledir” sırrına binâen, Allah Bakîdir mânâsı yaşanır olmuştur…

    İşte bu yaşantı içinde olanlar, “İsm-i Âzâm” sırrına ermiş olanlardır ki;her nefeste “HU” diyenin mutlak bilinciyle yaşarlar…

    Bu zevâtı kirâm, duâ edip de “Yâ ALLAH”, “YÂ HU” dedikleri zaman;

    “dillerinden söyleyen ben olurum”Hadîs-i Kudsî’si mânâsınca; dileyen kendi olur ve elbette kendi dileği de havada kalmaz, yerini bulur!..

  • Yakîn’e gelince.

    Bir “yakîn” vardır ki sonunda “küfür” yani gerçeği örtmek vardır.

    Bir “yakîn” vardır ki, neticesi “sıdk” üzere “vuslat“tır!..

    Yakîn“, kişide “Allâh BAKΓdir hükmünün yaşanmasıdır!..

    Allâh kolaylaştıra!..

  • Tasavvuf“tan gaye, kişinin Allah`ı bilmesi; Allah indinde ve ilminde “yok“luğunu hissedip yaşaması; ve nihayet “ALLAH İsmiyle İşaret Olunan, BÂKΓdir hükmünün tesbit olmasıdır.

  • Tasavvuf çalışmaları kesinlikle bir iyi ahlâk derneği çalışmaları olmayıp, varlığın ve kişinin hakikatını tanıma, özüne erme, vahdete kavuşmadır!

    Bu sebeple, vuslat, her var kabul edilen şeyin özü, aslı, hakikatı orijini olan Allah`ı önce bilme; sonra bulma; ve sonunda da Allah`ın bâkî oluşunun mânâsının ortaya çıkışıdır!..

    Daha basit bir ifadeyle vuslat, senin var zannettiğin vehminden doğan ve beş duyu ile beslenen izâfî kişiliğinin “yok“luğunu müşahede ve idrâk ederek; varlıkta BÂKÎ olanın Allah olduğunu bizâtihi yaşamandır… Böylece sana, vuslata ermiş, denir.

  • Şâyet bir kişi, içinde yaşanılan madde âlemini ve içindekileri görerek, gerçekten var sanırsa, kendisini var sanırsa, sonra bir gün herhangi bir şekilde yok olduktan sonra Allah`ın Bakî kalacağını vehmederse, bu tamamen boş bir hayâl ve aldanıştır!..

    Çünkü zaten “madde âlemi” beş duyunun var gösterdiği bir âlemdir. Özüne doğru boyutsal bir yolculuğa çıkılırsa, bu algılanan âlemlerin “yok” olduğu, “yok“tan varolmuş bir hayâl olduğu gerçeği apaçık ortaya çıkar!..

    İşte böyle olunca, insanın da, bu âlemin içinde yer alan bir ferd olarak gerçekte yok olduğu kolaylıkla görülür.

  • Hadîs:

    “Rabbim bana eşyanın hakikatını göster!..

    İşte, şayet Allah bir kuluna kendine vâsıl olmayı kolaylaştırmış ise, demek; o kişinin kendisinin gerçekte varolmadığını idrâk edecek istidat ve kâbiliyette yaratılmış olması demektir.

    Allah`ın, kendi isimlerinin mânâlarını seyretmeyi dilemesiyle, kendisinin ve tüm mevcûdat diye bildiğinin meydana geldiğini anladığı zaman, kişi otomatik olarak “FAKR” hâline düşer. Bu fakr hâli ise tasavvufta fenâfillah diye bilinen hâldir.

    Yokluğa yani “fakr”e erende eğer “bakî” olanın yaşamı baş gösterir ise; gören göz, işiten kulak olarak açığa çıkarsa, yâni kısacası “ALLAH Adıyla İşaret Edilen”, Bâkî olduğunu ortaya koyarsa, o zaman da bu hâle “Bakâbillah” denilir. Evliyaullah`ın yüksek mertebelilerinde zahir olan bir mertebedir bu.

    Seyreden, seyredilen ve seyir hep Allah`tır!..

  • “RÜ`YET” nedir?..”

    “Rü`yet”in ne olduğu hakkında daha önce biraz anlattık. Şimdi rü`yetin ne olduğunu daha etraflı bir biçimde açıklamaya çalışalım.

    “RÜ`YET”, “İLİM”dir!..

    Orijini itibariyle kâinat, ilimden ibarettir!..

    Gerçekte, görülen hiç bir şey, görüldüğü üzere mevcut olmayıp; evrensel ilim sûretleri ve bu ilim sûretlerini deşifre eden ilmî algılayıcılar mevcuttur!..

    İlmî algılayıcılar dahi ilim kapasitelerini genişlettikleri ölçüde, “Muhît“e yaklaşırlar… Ve sonuçta Bâkî olan TEK İLİM kalır!..

  • Zâtınla fenâ bulmak” ne demek?..

    “Zâtım” dediğin “öz“ünün gerçekte var olmadığını; “öz“ünün Hak`ka ait olduğunu, O`nun varlığıyla mevcut ve kâim olduğunu; Hakikatının sadece ve sadece “O” olduğunu idrâk et. Ki böylece izâfî ve vehmî benliğinin asla varlık kokusu almadığını anlamış olasın.

    Böylece de “yok“tan varolmuş “ben“liğin, zâtın tekrar “yok” olsun!.. Ve neticede Bâkî olan VECHULLAH hükmü âşikâr olsun.

    “HER ŞEY YOK OLUCUDUR; BÂKİ OLAN RABBİNİN VECHİDİR.”

    Ki ehli için her an bu böyledir… Ve bu seyr ebeden devam eder.

  • Kalb“in yâni “şuur”un orucu nasıl olur?..

    “Kalb” yani “şuur”un, beş duyu, şartlanmalar ve bunlara dayalı olarak vehmin kendisine var kabul ettirdiği varlıklardan bilincini arıtması, bu tür kabullerden kesilmesi, onun orucudur.

    Bu oruçta, orucu kesintiye düşüren şey; mevcûdâtta müstakil varlıkların varolduğunu düşünmektir!.. Tevbesi ise, Tek`liğe sığınmaktır!..

    Falanca şöyle yaptı, filanca böyle yapıyor, fişmekânca böyle yaptı da onun için böyle oldu, keşke böyle yapmasaydı, böyle olmazdı; gibi görüş veya düşüncelere dalındığı anda bu oruç bozulmuş demektir!..

    Çünkü, Hakikatta, bütün isimlerin ardında tek bir fâili hakiki vardır ki, o da Allah`tır!.. Ve seyirde olan, bu Hakikatten perdelendiği anda da orucunu bozmuş olur!..

    Ceberût âlemini yaşayanının orucuna sekte vuran hâl ise; esmâdan bir isimle kayıtlı durumda kendini hissedip, o ismin mânâsının seyrinde mukayyed olmaktır.

    Çünkü, ceberût âleminde yaşayanın gayesi, lâhut âlemine geçip, Zâtı Ehadiyyette, “hiç” olmaktır!.. Perdesi ise esmâ âlemidir!..

    İşte bu öyle bir oruçtur ki, tutan, içinde kaybolmuş; Varlıkta Bakî olan Allah kalmıştır!..

  • Mekân ya da boyut kavramıyla ÖTEDE veya ÖTENDE bir “O” düşünüyorsun, vehmediyorsun, yâni var kabûl ediyorsun; bunun neticesi olarak da, O’na ermek, O’nu bulmak, O’nu yaşamak arzusuyla yanıp tutuşuyorsun!…

    İşte bu şekilde yanıp tutuşman, O’nu sevmen ve arzulaman O’na âşık olman demektir.

    Bu aşkın temelinde de O’ndan ayrı bir “Ben” var zannı yatmaktadır!.

    “ZANLARDAN BAZI ZAN VARDIR Kİ SUÇTUR”

    Âyetinin işaret ettiği zan acaba bu olmasın!?.

    Öyle ise, ÖTENDE bir “O” var ve “sen”de O’na ulaşacaksın zannından doğan aşk, gerçekte seninle “O” arasında en büyük perdelerden biridir!.

    Ne zaman ki, bu aşk seni öylesine O’nunla meşgul eder; ve nihâyet O’nda “yok” eder yâni gerçekte varolmadığını anlarsın; işte o zaman perde kalkmış olur!.

    ”Kaldır beni aradan, ortaya çıksın Yaradan!.” diye kısaca özetlenen bu ifade, aşkın kökeni olan “ben”in ortadan kaldırılması mecburiyetine işaret etmektedir.

    AŞK’ın Bâkî kalması demek, varlıkların yok olmasına bağlıdır demek değildir!. Varlıkların “yok” olduğunun anlaşılması demektir.

    Allah’ın gelecekte veya bir varlığın yokolmasından sonra Bâkî olacağını zannetmek, çok kalın bir biçimde perdeli olmaktan doğar!.

    Allah Bâkî’dir ve onunla berabar fânî varlıklar da mevcuttur sanmak, “Bâkî” kelimesinin mânâsını bilmemektir.

    Allah daîmi olarak Bâkî’dir ve onunla beraber ikinci bir varlık da mevcut değildir. Bu sebeple, O’nun yanında yok olacak varlıklar yoktur; kendilerinin “yok” olup Allah’la Bâkî olduklarını farkedecek tecellîler sözkonusudur.

    Seven , “yok”luğunu idrâk edip, sevilende yok olduğunda; Bâkî kalan Allah’tır!.

  • AHADİYYETİ itibariyle Allah’ı bilen kişi, müşâhede eder ki gerçekten Allah, “Doğurmamış” ve “doğmamuş” AHAD’DIR!.Bilinen ve okunan tüm mertebeler, Hakikata ulaşmak için vesile olması yönünden kabûl edilmiş itibarî ve izâfî anlatımlardır!…

    Gerçekte her şey ve tümmertebeler sadece ve sadece Allah’ın ilminde mevcut ilmî sûretlerdir ki, AHAD olan ALLAH Â’MÂ ‘DADIR!…

    Her şey yoktan varolduğuna göre, yoktan varolan, “yok” demektir!.

    İşte bu yüzden de, âlemlerin aslı hayâldir, hayâl ise yok hükmündedir, Bâkî Allah’tır, denilmiştir…

  • «ALLAH» indinde, ilminde, «KUL» ne ise, «TANRI» da odur!.

    Çünki, her ikisi de “ALLAH” ilmindeki, «İlmî sûretler»dir..

    Bu yüzden de “ALLAH” indinde her şey helâk olmuş, «yok» durumdadır!..

    Ve “Bakî” olan ancak “VECHULLAH“tır!.. İşte,

    «Küllî şey`in hâlikun illâ veche» (28-88)

    âyetiyle işaret edilen mânâ da budur ki,

    «ve yebkâ vechi rabbike zül celâli vel ikrâm» (55-27)

    âyeti de bu durumu teyid eder.

    Birinci bahsettiğimiz âyetin meâlen anlamı

    «Her şeyin şeyiyeti yoktur, onlarda Bakî olan VECH`i İlâhîdir» demektir…

    İkincisindeki mânâyı da şöyle anlayabiliriz; «Bâkî olan Celâl ve ikram sahibi Rabbinin VECH`idir».

    Nitekim bu durumu açık-seçik vurgulayan âyet de şudur:

    «FEEYNEMA TUVELLU FESEMME VECHULLAH» (2-115)

    «Başını ne yana döndürürsen ALLAH`ın VECH`ini görürsün!..»

  • Bâkî ALLAH”tır!. Ezelden Ebede bu böyledir!. Yok (fâni) yoktur; Bâkî, ezelden ebede Bâkî’dir!

  • “Küllü men aleyhâ fân; ve yebkâ vechu rabbike Zülcelâli vel’İkrâm” (55.Rahman:26/27)
    “Yer yüzünde bulunanların hepsi fânîdir.. BÂKÎ, Celâl ve ikram sahibi Rabbinin vech’idir.”

  • Beyin, eğer çok üst düzeyde çalışma kapasitesine erişir; kendisinde ortaya çıkan tüm özelliklerin, Allah`tan, eğer tâbiri caiz ise, yansıma ya da tecellî olduğunu; esasen kendisinin var olmayıp, ilâhî özelliklerin bir bileşim hâliyle oluşturduğu bir varlık olduğunu idrâk ederse; işte o zaman ikinci yön ortaya çıkar!.. Bu defa, hükmolunan robotta, gören, işiten, söyleyen, tutan, yürüyen O olur!.. Ya da bir başka ifade ile, robot yok olur; O ezelî ve ebedî “MEVCÛD” varlığında kendinden gayrını görmez olur!..

    Kısacası sonradan, “yok“tan var edilmiş varlık, tekrar “yok” olur; ve BÂKÎ, “ALLAH“tır hükmü ortaya çıkar.

    Bununla beraber, sûretlerde bir değişiklik olacağını da sakın sanma!.. Çünkü dün-bugün-yarın; ezel-ebed, Allah katında tek bir şeydir ve hep aynı şeydir!..

    Kısacası, nasipte var ise, takdir edilmiş ise, sen, senin “var” olmadığını; var olanın hep “O” olduğunu müşahede eder ve yaşarsın ki; bir süre sonra yaşayanın dahi kendi olduğu; hattâ bunların çok çok daha öteleri ortaya çıkar!..

  • «ALLAH» adıyla işaret edilen, “Bâkî”dir; gerçeğindeki uyarıyı değerlendirenler, fâni kavramını kabullenemeyecekleri gibi; “Allah” ahlâkıyla ahlâklanmış olanlar da, âlemlerin, “hayâl” çekirdeğinden oluşmuş bir dev ağaç olduğunun seyri içindedir.

  • Şurası kesin ki;

    FÂNİ, zaten fânidir; ve Bâkî de Bâkidir…

    Bu ne demektir hiç düşündünüz mü?…

    Gelecekte bir gün Bâkî`nin kalıp da O`nun “HİÇ”liğine ulaşacağınızı sanmanız bir başka ham hayâldir!…

    “HİÇ”lik ötede değil, içinizdedir!…

    Bâki ‘de sen!…

    FÂNİ, hiç bir zaman varolmadı!…”Fânî”, yok olacak olan ,değil!.. ”Yok” olandır!..

  • ALLAH İsmiyle İşaret Edilen”i gökte bir “TANRI” gibi anlarsan, elbette bu muammayı çözemez; sayısız açmazla karşı karşıya kalırsın!…

    Bir de, “ALLAH İsmiyle İşaret Edilen”in, kendi varlığında gerçekte mevcut olan BÂKÎ olduğunu anlayabilsen… İşte o zaman muamma çözülmeye başlayacak!.

    “Sizde istek oluşmaz Allah istemedikçe!.”

    Biraz daha çözüldü değil mi olay şimdi; eğer isteyenin gerçek kimliğini fark edebildiysek..

    Sen, “fâni”sin ezelden ebede… Allah, “Bâkî” ezelden ebede!.

    Yok”tan ne var olur ki?… “Yok”!

    Öyle ise var sanılan türlü görüntündeki, “Bâki”, AHAD!.

    Ben gâfil, sanırım ki, “ben diledim”; oysa tüm melekler ve rasihûn şehâdet eder ki dileyen yalnızca “Bâkî”!.

    O zaman hemen bir ampul yanar ârifânın beyninde!…

    “Hükmettiğimiz bir şeyin olmasını dilersek ol deriz; ve olur”!.

    Yukarıdaki mi dileyen; yukarıda, gökte bir yerlerde mi?…

    Yoksa, algıladığın veya algılayamadığın her şeyin hakikati olup; tümünden de “Ganî” olan; “Bâkî” mi?

  • Vahdet, semâda yaşanır!…

    Arz, kesret mahallidir; sistem ve düzenin gereklerinin açığa çıktığı alandır…

    Semâ, sonsuza dek Bakî’dir!…

    Arzın, sonsuza dek Bakî’dir!

    Aman dikkat!.. Sakın câhiller gibi, semâyı gök, arzı da toprak diye anlamayasın!… Basîret gözüne mil çekilir sonra!.

  • Ezelde ve Ebedde hep daima “Bâkî Allah`dır”!.

    Bütün âlemler, fâni, “yok“dan var olmuş ve “yok“luğa gidici olan, denizin üstündeki dalgalar gibidir!…

    Denizde, denizin suyundan dalgalar oluşur ve sonra tekrar denize döner… Dalgaların bağımsız varlığı, görenin gözünde, hayâlinde, zannındadır!. Dalga, fâni; deniz ise Bâkî gibidir!..

    Siz eğer, denizden oluşmuş bir dalga iseniz, biliniz ki;

    “Her şey, aslına rücû edecektir”

    Her dalga, denizde “yok” olacaktır…

    Hatta ilim sahibinin katında, dalga zâten fânidir “yok“tur!..

    Öyleyse, bir gün gelecek, Allah`ın varlığında “yok” olduğunuzu farkedeceksiniz!… Ve cehenneminizin ateşi sönecektir!.

    Yok” olduğunuzu farkettiğiniz zaman, bilmem aynada kendinizi mi göreceksiniz?…

    Yoksa, kendiniz “yok” olacak da, ayna mı Bâkî kalacak?…

    Gerçekte “fâni“nin fenâ bulmasından kesinlikle söz edilemez, çünkü zaten adı üstünde fânîdir!.. “Yok” olanın “yok” olmasından nasıl sözedilebilir ki!?… Bunu farkeden için de elbette ki her an BÂKÎden gayrı mevcut değildir!. Bununla beraber de “her an” kalkar, “tek an” kalır!

    Nitekim bütün bunlar, ancak yaşayanın hissedeceği hâllerdir…

    Allah idrâk ettire…

  • “Her zerre`de Zât`ı ile mevcuttur.”

    Açıklamasıyla târif edilen Allah, gerçekten her zerreyi Zât`ı ile mevcut kılması nedeniyle; ve ayrıca Zât`ı da sınırsızlık sıfatıyla muttasıf olduğu için, bu anlayışta, zerre kelimesinin anlamı fenâ bulur, Zât`ın Bâkî`liği âşikâr olur!.

  • Hakikatta “Secde”, kulun varsaydığı varlığının ortadan kalktığı “yok“luğunu idrâk ederek “Bâkî“yi müşahede ettiği “Fakr” hâlidir!. “Fakr” hâlini yaşayamayan, “secde” etmiş olmaz, bâtınen!. Zâhirde alnı topraktadır amma, benliği ile “dimdik” ayaktadır.

  • Ölüm de cehennem gibi, Rahmettir!… Rahman`ın Rahmeti ise, sıkıntıda gizlidir. Tıpkı acı ilâcın içinde şifanın gizli olması gibi…

    Dünyaya bağımlı olan birimlere ölüm, korkulu bir şeydir; çünkü sahibolduğu her şeyi kaybetmektir. Ama, bil ki, burada içindeki o korkuyu aşamıyorsan, vehimden kendini kurtaramıyorsan; bunun sana yarın getireceği azaplar çok daha büyük olacaktır…

    Var, sen gel!.. Kendini güler yüzle, seve seve, Allah için ölüme terket, ki benliğinden ölü; Allah ile “Hay” ve Bâkî olarak yaşayasın!..

    Yani, “Ölmeden evvel öl!” hükmünce, ölümü tatmış olasın!..

BAKÂBİLLAH

Yokluğa yâni “fakr”a erende eğer “Bâkî” olanın yaşamı baş gösterir ise; “gören göz, işiten kulak…” olarak açığa çıkarsa, yâni kısacası “Allah”  adıyla işaret edilen, Bâkî olduğunu ortaya koyarsa, o zaman bu hâle “Bakâbillah” denilir.

Evliyaullah’ın yüksek mertebelilerinde zâhir olan bir mertebedir bu.

“BÂKΔ

Sonsuza dek yegâne var olan.                    

VARLIKTA “BÂKİ”NİN DIŞINDA

BİRŞEY YOKTUR!

 Vahdet konusu, FENÂ kavramını iptal eder!.

Fâni’nin varlığını kabul edersen, Vahdet’i inkâr edersin!.

Vahdet esas ise, zâten fâni yoktur; fenâ bulacak nesne yoktur!

”Allah Bâkidir!” demek; “fâni ve fenâlık sözkonusu değildir” demektir.

“Bâki” ile “fâni” yanyana olur mu?

Bâki’nin varlığı, fâni’yı kabul eder mi?

Şimdi biz “zaman” kabulü içinde, fâni’nin varlığını kabul ediyor; daha sonra Bâki’nin ortaya çıkacağını düşünüyoruz…!

“Bâki” esas olduğuna göre; Allah’ın “fâni” ismi varolmadığına göre, kökende fânilik ve fenâ olmadığına göre, varlıkta Bâki’nin dışında bir şey yoktur!

BEDENLER DEĞİŞİR AMA

ALLAH’IN ESMA VE SIFATINDAN MEYDAN GELMİŞ OLAN İNSANIN

ŞUURU “BÂKİ”DİR!

Varlıkta Bâki’nin dışında bir şey yoktur!

Bunun neticesi şudur: bu dünya bâkidir. Dünyamız bâkidir.

“Dünya bâkidir” derken, toprağı anlama… Yaşadığın dünyayı, şuur dünyasını anla!

Şuur dünyası kişinin, bâkidir!

İnsan ölümsüz müdür?.

Ölümsüzdür! Sonsuza dek insanın varlığı, yaşamı devam ediyor…

İnsan neyiyle bâkidir?

Şuuruyla, bilinciyle, düşüncesiyle!

Bedenler değişir… Dün başka kıyafet giyiyordun bugün başka kıyafet giyiyorsun, gibi; bugün bu bedenlesin yarın başka bedenle… Ama insan, “şuur” olarak bâkidir.

“İnsan şuur olarak bâkidir”in bir diğer esas mânâsı ise; İnsanın varlığının Allah’ın esmâ ve sıfatından meydana gelmesi hasebiyle, “Bâki olan Allah’tır”!

Bâki olan Allah ise, EZELDEN EBEDE BÂKİ OLAN ALLAH’TIR!

Dolayısıyle “Dünya hayatı” dediğin de bu bekânın içindedir..”Ölümötesi âhiret hayatı” dediğin de bu bekânın içindedir, Kıyâmet te.. Mahşer de Cehennem de Cennet de hep bu bekânın içindedir.

Yani BEKÂ mayasından yoğrulmuştur; Dünyanın, Cennetin, Cehennemin, Berzah’ın hamuru!

Dolayısıyla BEKÂ’yı bir mekâna veya bir hâle veya bir olaya bağlamamak gerekir!.

Hangi isimle hangi hâli veya ortamı anarsan an, o ortamda zâhir olan, BÂKİDİR!

ASIL OLAN, MUTLAK OLAN, BEKÂ’DIR! FÂNİLİK, ZAN’DA VARDIR!

SEMÂ VE ARZ,

SONSUZA KADAR BÂKİDİR!

 Vahdet, semâda yaşanır!

Arz, kesret mahallidir; sistem ve düzenin gereklerinin açığa çıktığı alandır.

Semâ, sonsuza dek Bakî’dir!

Arzın, sonsuza dek Bakî’dir!

“BÂKİ OLAN ALLAH’TIR” HÜKMÜ,

HANGİ AŞAMALARIN YAŞANMASIYLA AÇIĞA ÇIKAR?

Ef`âl âleminde beliren her bir birim, kendini meydana getiren bu silsilenin tüm özellikleriyle varolmuştur; ve bu temel yapı programında mevcuttur.

Rasûlullah Aleyhisselâm

“Zerre Küll`ün aynasıdır.” = “birim, tümel yapının aynasıdır”

açıklamasında bugün yeni farkettiğimiz holografik evren gerçeğinin bu hakikatindan söz eder…

Zira, birimin, zerrenin Zâtı, o Sonsuz-sınırsız Zât!.

Zerrenin vasıfları, o sonsuz-sınırsız vasıflar!.

Zerrenin özellikleri, o sonsuz-sınırsız mânâ denizinden oluşmuş özellikler!.

Ve zerrenin fiilleri, o özelliklerin fiîle dönüşüdür…

Bu açıdan bakarsan, bu idrâkle bakarsan, varlıkta Tek`ten başka bir şey göremezsin.

Ef`âl boyutu, Esmâ boyutu, Sıfat boyutu, Zât boyutu diyoruz…

Günümüzde güzel bir tâbir var, “Boyut” kelimesi…

Esmâ, Ef`al’in neresindedir?.

Sıfat, Esmâ`nın neresindedir?.

Zât, Sıfat`ın neresindedir?.

Yedi kat göğün üstünde “Kürsü”yü, “Kürsü”nün ötesinde “Arş”ı ararlar… Nihâyet, bu sınırlı âlemin ötesinde de bir tanrı, bir ilâh türünden bir Allah(!?) ararlar!.

“Her zerre`de Zât`ı ile mevcuttur.”

Açıklamasıyla târif edilen Allah, gerçekten her zerreyi Zât`ı ile mevcut kılması nedeniyle; ve ayrıca Zât`ı da sınırsızlık sıfatıyla muttasıf olduğu için, bu anlayışta, zerre kelimesinin anlamı fenâ bulur, Zât`ın Bâkî`liği âşikâr olur!.

O Zât, elbette belli vasıfları olan bir Zât `tır!.

Her bir Zât `dan söz edildiğinde, O Zât `ın belli vasıfları vardır. Belli vasıfları olan Zât, bu vasıflarının sonucu olarak, elbetteki belli mânâlara sahiptir. Ve, sahip olduğu bu mânâlar ile dilediğini yapar. Dilediği mânâları üretir, icâd eder, yoktan var eder. Yoktan var olan “Yok”lar ergeç birgün Yokluğa döner.

Zât`ın Vâhidiyeti itibariyle sınırsızlığını idrâk etmedikçe; Zât`ın sınırsızlığını idrâk etmeden önce de, Zât`ın Vâhidiyeti itibariyle sınırsızlığına iman etmedikçe, hakiki anlamıyla, İslâm`a ve iman`a gelmiş olmayız!.

Zira Kurân‘da, kişinin bu gerçeği farketmeden önceki hâlini anlatan, şu âyet vardır:

“Gördün mü o kişiyi ki, kendi hevâsını tanrı edinmiş” (25-43)

Kişi kendi hayâlinde, kendi şartlanmasına göre bir tanrı yaratmış ve o yarattığı tanrısına tapınarak ömrünü geçiriyor!.

İşte bu âyetin kapsamından, tahkik yollu çıkmak için, Zât`ın Vâhidiyet sıfatı itibariyle sonsuz-sınırsızlığını idrâk edip, müşahede etmek, hissetmek, yaşamak şarttır!.

Ancak… Bu anlattıklarım, yaşanarak hissedilir!. Bunları bir kitapta okuyarak, hissedemezsin!.

Tâ ki, sana bunları yaşatacak olanı bulmadıkça; işin lâfından geçip, tatbikatını yaşamadıkça; ve sonunda perdeler kalkıp, seyreden olarak kendisi kalmadıkça!. Aksi halde kesinlikle mümkün değildir!.

Bunun için de, önce buna iman etmen; sonra bu iman ettiğin şeyi yaşayabilmen için şartlanmalarından, şartlanmaların getirdiği değer yargılarından, bu değer yargılarının oluşturduğu duygulardan arınman gerek!.

Bunlardan arındığın zaman da hiç farkında olmadan tabiatına yani bedensel dürtülerine esir düşüverirsin!. Dolayısıyla, tabiatını yani bedensel dürtülerini çok sıkı kontrol altına alman gerekir!.

Bu ikisini kontrol altına aldıktan sonra, bu defa da sendeki vehmin oluşturduğu bireysel benlik kavramını sıfıra indirmek gerekir; ki “Ölmeden evvel ölesin“; ve böylece “Bâkî olan Allahtır!” hükmü sende de açığa çıksın!.                    

“İNSANIN ŞUUR OLARAK BÂKİ OLUŞU”NUN NETİCESİ

“DAİMİ SALÂT”TIR; “Mİ’RÂC”TIR!

Kesretin varolması için fânilik mefhumunu yaratmıştır Allah!

Dolayısıyla sen bugün ne kadar ve nasıl hangi sisteme ve düzene dayalı olarak varsan ve bâkiysen, devamı da öyle gidecektir.

Dolayısıyledir ki bugün beden boyutunda yiyip içmek vücut için gerekliyse Ruh için başka çalışmalar gerekliyse, şuur için başka çalışmalar gerekliyse, bunun devamı da aynı sistem ve düzene tâbi olarak geleceği için, yapacağın ibadetlerin son derece büyük önemi vardır.

Hz.Ayşe diyor ki:

Ya Rasûlullah… ”Bütün gece teheccüd kılıyorsun. Ayaklarına kan iniyor… Ayakların şişiyor… Niye, buna ihtiyacın mı var?!.

Allah’a şükreden bir kul olmayayım mı?” diyor Hazreti Rasûlullah.

Buradaki ŞÜKÜR kelimesinin mânâsını yanlış anlıyoruz.

“Şükretme”yi biz zannediyoruz ki, “şükrederim. şükrederim….!!! deyince şükretmiş oluyoruz.

Halbuki orada Hazreti Rasûlullah’ın “şükran” kelimesiyle, “şükreden kul olmayayım mı?” sözüyle ifade ettiği mânâ başka;

Yani “ben o namazı kılma anında Mirâc’ı yaşıyorum. Mirâc’ı yaşadığım zaman Allah’ın Rubûbiyet sıfatıyla bütün varlığı varedişini, âlemlerini seyrediyorum… Bu seyr içinde de varlığın O’nun indinde HİÇ olduğunu müşâhede ediyorum. Ben bu müşâhededen vaz mı geçeyim; mahrum mu olayım?!.“ demek, o sözün mânâsı.

“Şükür” budur işte; bu haldir!

KİŞİLİK KAVRAMI TÜMÜYLE YOK OLDUĞUNDA

KİŞİ, İLÂHİ BEKÂ İLE BÂKİ OLUR!

 “Mi’râc”, kişinin “Ka’be kavseyn” veya “ev edna” makamında, “Allah”ı müşahede etmesi ya da daha açık ifadesiyle; kendi varsayım benliğinin hiç varsayılmamışçasına ortadan kalkıp, “BÂKİ ALLAH’tır” hükmünce bütün esmâ ve sıfatlarıyla BÂKİ olması hâlidir.

“Urûc”un neticesinde hâsıl olan “Mi’râc” ile o kişi, İlâhi bakâ ile “BÂKİ” olur! Sen, onu, kendin gibi sanırsın; ama o, “Allah’la bâki” durumdadır! Ve bu hâl ile hayatını sürdürür.

Hazreti Rasûlullah’a baktıkları zaman; “O da bizim gibi gibi yiyip içiyor, aramızda dolaşıyor, çarşı pazar geziyor, ne ayrıcalığı var” dediler! Ama O, ilâhi hakikati hissedip yaşayan, “Mi’râc” sahibi olan; ve bunu bize bildiren “Allah Rasûlü’ idi!

Dışarıdan bakanlar, o “daimi namaz” ehlini kendileri gibi görürler; ama bilmezler ki O varlıkta “Bâki olan Allah’’tır”!

İşte bu hâl, “ölmeden evvel ölerek” kişisel kıyâmetin kopup;

 “Sümme ileyna turceûn”,

ve dahi bize döneceksiniz” âyetinin mânâsı ortaya çıkıp; basit tâbiriyle “kişinin Allah’a rücû etmesi”dir.

Mi’râc önce ef’âl âleminden olur… Ef’âl âleminden mi’râc, isimlerin müsemmâlarının Allah’ın gayrı olarak mevcûd olduğu fikrinden ve zannından kurtulup, “Tek fâili mutlak”ı müşâhede etmektir.

Eğer bundan devam edecek istidat mevcût ise urûc bu defa esmâ mertebesinde olur ve tüm isimlerin mânâlarının hep aynı Zât’a ait olduğu müşâhede edilir.

Sonra mevcûdâtın Zât’ının TEK olduğu tespit edilir!

Urûc bundan sonra da devam ederse, “NEFS”inin hakikatının dahi “O” olduğu yaşanır ve kişilik kavramı tümüyle yok olur… Varlığında Bâkî Allah’tır!

Urûc bundan sonra biter, mi’râc tamam olur.         

 HİÇBİR ŞEYİN BAĞIMSIZ VARLIĞI YOKTUR;

O İSİMLERDE BÂKİ OLAN, “VECH-İ İLÂHİ”DİR!

Şimdi, elimizi vicdanımıza koyarak düşünelim…

Varlığına iman ettiğimiz, ya da inanmadığımız, ancak her iki halde de şartlanma yollu “ALLAH” adını verdiğimiz TANRI ile; burada târif edilen, Hazreti MUHAMMED‘in açıkladığı “ALLAH” aynı mıdır?..

Hazreti MUHAMMED‘in açıkladığı “ALLAH” için “TANRI” kelimesi veya kavramı kullanılabilir mi; ya da “TANRILIK” mevhumu kabul edilebilir mi?!.. Düşünülebilir mi?!..

““ALLAH”I HAKKIYLA İDRÂKA ÇALIŞMADILAR!.” (6-31)

ALLAH” indinde, ilminde “KUL” ne ise, “TANRI” da odur!..

Çünkü, her ikisi de “ALLAH” ilmindeki, “İlmî sûretler, kavramlar”dır.

Bu yüzden de “ALLAH” indinde, her şey helâk olmuş, “yok” durumdadır!..

Ve “Bâkî” olan, sadece “VECHULLAH“tır!..

İşte,

Küllî şey’in hâlikun illâ veche” (28-88)

âyetiyle işaret edilen mânâ da budur ki,

ve yebkâ vechi rabbike zül celâli vel ikrâm” (55-27)

âyeti de bu durumu teyit eder.

Birinci bahsettiğimiz âyetin meâlen anlamı;

Hiç bir şeyin bağımsız varlığı yoktur; o isimlerde Bâkî olan, VECH’i İlâhîdir!” demektir.

İkincisindeki mânâyı da şöyle anlayabiliriz;

Bâkî olan, Celâl ve ikram sahibi Rabbinin VECH’idir”.

Nitekim bu durumu açık-seçik vurgulayan âyet de şudur;

FEEYNEMA TUVELLU FESEMME VECHULLAH” (2-115)

Başını ne yana döndürürsen ALLAH’ın VECH’ini görürsün!.”

“BÂKİ OLAN ALLAH’TIR!” GERÇEĞİ ORTAYA ÇIKTIĞI ZAMAN

GÖZÜNDE GÖREN, KULAĞINDA İŞİTEN, DİLİNDE SÖYLEYEN..

HEP SADECE ALLAH’TIR!

Fâni olan zaten yoktu; “yok“luğu farkedilerek ortadan yani idrâktan kalktı!

“Bâki olan “ALLAH” gerçeği ortaya çıktığı zaman; senin gözünde gören, kulağında işiten, dilinde söyleyen, elinde tutan, ayağında yürüyen hep ve sadece “ALLAH”‘tır!

“ALLAH” bilir; “ALLAH” görür; “ALLAH” algılar; “ALLAH” söyler; “ALLAH” şehâdet eder!

DÜN-BUGÜN-YARIN VAROLAN VE

SONSUZA DEK VAROLMAKTA DEVAM

EDECEK OLAN, “BÂKΓ “VECH“TİR!

 “Helâk olma” ifadesi ile anlatılan mânâ, esasen içinde yaşadığımız şu anda ve her anda geçerlidir… Ve bu durum keşif ve fetih sahibi basîret ehli zâtlar tarafından daimi olarak müşahede edilebilmektedir.

“Başını ne yana döndürürsen ALLAH’ın VECH’ini görürsün” (2/115)

Âyeti zâten bu durumu açık-seçik vurgulamaktadır.

Burada anlatılmak istenen “SIR” şudur:

Kişilerin basiretleri perdeli olduğu için, varlık sûretlerinin hakikati olan “ALLAH” ismiyle işaret edilenin “VECH“i müşahede edilememektedir…

Nitekim, başını ne yana çevirirsen, yani basiretinle, şuurunla ne yana döner, yönelirsen, hep vechi ilâhîyi müşahede edersin; zira “O”, “BÂKΔdir…

Yani, gerçekte, dün – bugün – yarın varolan ve sonsuza dek varolmakta devam edecek olan, “BÂKİ” “VECH”tir.

“BÂKİ, ALLAH’TIR” HÜKMÜ AÇIĞA ÇIKTIĞINDA,

SÛRETLERDE DEĞİŞİKLİK OLUR MU?

 Evet, insan baştan beri çeşitli vesileler ile anlattığımız üzere, kendilerini oluşturan maddeleri “ışınlar“, ya da “kozmik enerji” ya da “nûr” yapılı denilen “melek“ler tarafından, ilâhî ilim ve irade istikâmetinde programlanan bir beyin ile yaşama başlayan bir varlık.

Ancak bu varlık gene beyin kapasitesi itibariyle mevcûdattaki tüm varlıkları ve özellikleri değerlendirebilecek bir kapasiteye de sahip kılınmış; Yeryüzünde “HALİFE” olarak meydana getirilmesi hasebiyle.

Bir diğer ifade ile, “ALLAH” Adıyla İşaret Edilen’in esmâsına ayna olup, O‘ndaki yüce özelliklerin zâhire çıkabilmesi için var.

İşte beyin, eğer çok üst düzeyde çalışma kapasitesine erişir; kendisinde ortaya çıkan tüm özelliklerin, Allah’tan, eğer tâbiri câiz ise, yansıma ya da tecellî olduğunu; esasen kendisinin var olmayıp, ilâhî özelliklerin bir bileşim hâliyle oluşturduğu bir varlık olduğunu idrâk ederse; işte o zaman ikinci yön ortaya çıkar! Bu defa, hükmolunan robotta, gören, işiten, söyleyen, tutan, yürüyen O olur! Ya da bir başka ifade ile, robot yok olur; O ezelî ve ebedî “MEVCÛD” varlığında kendinden gayrını görmez olur!

Kısacası sonradan, “yok“tan var edilmiş varlık, tekrar “yok” olur; ve BÂKÎ, “ALLAH“tır hükmü ortaya çıkar.

Bununla beraber, sûretlerde bir değişiklik olacağını da sakın sanma! Çünkü dün-bugün-yarın; ezel-ebed, Allah katında tek bir şeydir ve hep aynı şeydir!

Kısacası, nasipte var ise, takdir edilmiş ise, sen, senin “var” olmadığını; var olanın hep “O” olduğunu müşahede eder ve yaşarsın ki; bir süre sonra yaşayanın dahi kendi olduğu; hattâ bunların çok çok daha öteleri ortaya çıkar!

“ALLAH” ADIYLA İŞARET EDİLEN “BÂKİ”DİR;

GERÇEĞİNDEKİ UYARIYI DEĞERLENDİRENLER,

ÂLEMLERİN “HAYÂL” ÇEKİRDEĞİNDEN OLUŞMUŞ

DEV BİR HAYÂL OLDUĞUNUN SEYRİ İÇİNDEDİR!

Herkes, birbirine ve her şeye bakar; fakat, kimse, bir diğeriyle aynı şeyi görmez!.

Herkes, aynı şeye bakar; fakat, aynı şeyi, mutlaka farklı görüp değerlendirir.

Herkes, her şeyi, dışarıda değil, hayâlinde görür; ve değerlendirmesini de, kendi veri tabanına GÖRE yapar!.

Herkes, farklı şeyleri olduğu gibi, aynı şeyi dahi, ayrı zamanlarda, aynı şekilde değil, farklı şekilde algılayıp değerlendirir.

Hiç kimse, aynı şeyi, iki defa görmez ve iki defa aynı şekilde algılayamaz.

Herkes, her şeyi, kendi veri tabanına GÖRE değerlendirdiği için de, her şey, değerini değerlendireninden alır!.

Herkes, kendi cehenneminde, ya da kendi cennetinde yaşar!.

Tanrısından kurtulanın yaşamı ise, “ALLAH” adıyla işaret edilenin “HİÇ”lik mertebesidir!.

“ALLAH” adıyla işaret edilen, “Bâkî”dir; gerçeğindeki uyarıyı değerlendirenler, fâni kavramını kabullenemeyecekleri gibi; “Allah” ahlâkıyla ahlâklanmış olanlar da, âlemlerin, “hayâl” çekirdeğinden oluşmuş bir dev ağaç olduğunun seyri içindedir.

Her an, her zerrede, yeni bir “şe`n”de olandır, “HÛ”; ve dahi, bundan münezzehtir; ise, bunun sonuçları ne olabilir; getirisi dahi neler olabilir?

Ya birilerinin dedikodusuyla ömür tüketenlerin yeri?

“ALLAH BÂKİ’DİR”İN MÂNÂSINI YAŞAYANLAR

Rasùlullah aleyhisselâma bir gün şu sual sorulur:

-Yerleri ve gökleri yaratmazdan evvel Rabbimiz neredeydi?..

Cevâben buyururlar ki:

-“Altında ve üstünde hava olmayan “A’mâ“ da idi!”

Bu hadis-i şerif’te işâret edilen Allahû Teâlâ’nın Zâtıdır.

ALLAH” ismi, toplayan bir isimdir. Yani, Allah’ın hem Zât’ını, hem vasıflarını, hem de sayısız özelliklerini içeren bir isimdir.

“Allah İsmiyle İşaret Edilen ZÂT“ın Hüviyetine ise “” ismi işâret eder. AHADİYYET sıfatıyla idrâk edildikten sonra, gerçek mânâsıyla “Allah’a iman”meydana gelir ve “yakin” hâsıl olur; iş taklitten çıkar, “Tahkik”e varır. Aksi halde, hep Allah “İSMİNE” iman edilir; ki, bu da ehli taklidin mertebesidir.

Tahkike ermişlerin ismi ise “Müferridùn” veya “Mukarrebùn”dur ki; Allah “İSMİNDE” değil; ALLAH’IN AHADİYYETİNDE benlikleri yok olmuş; “el ân öyledir” sırrına binâen, Allah Bâki’dir mânâsı yaşanır olmuştur.

ALLAH BÂKİ’DİR…

“YOK”, EZELDEN VE EBEDEN “YOK”TUR!

“Yâ Gavs! Kim mücahededen mahrûm ise, ona müşahedeye yol yoktur! Tâliplere, benim kendilerine lâzım olduğum gibi, mücahede lâzımdır!

 Eğer bir kişide mücahede mevcut değilse, bu yolda bir cehdi-çalışması-fiîliyatı yoksa, o kişi asla müşâhedeye eremez.

Bir diğer deyişle, kişinin müşâhededen nasîbi yoksa, Hakk’ı müşahede için varolmamış ise, o kişiye mücahede yapmak da nasîb olmaz! Zîrâ mücahede yapsa, ister istemez müşahede olacak…

“ZERRE KADAR HAYIRLI FİİL ORTAYA KOYAN; KARŞILIĞINI ELDE EDER”

hükmünce kimden ne nispette mücahede sâdır olursa, o nispette de müşâhedeye kavuşur.

Kimin de müşâhededen nasîbi yoksa, o mücahedeyi ihmal eder!

Mücahede, vehmin getirdiği perdelerin kalkması için şarttır!

Kişi kendini beden kabul edip, bedene dönük istek ve arzular peşinde koştuğu sürece, elbette bütün düşüncesini, yemek- içmek, seks, güzel maddelere sahip olmak gibi şeyler kaplayacaktır…

Buna karşılık, hakikatın ne olduğunu öğrenmek isteyen insanı da bunlar fazla ilgilendirmeyecek, bu konudaki ilmin peşinde olacaktır…

Hakikatın ilmini elde edenin amacı ise o hakikatı yaşayabilmektir!

İşte bütün bunlar, hep mücahede isteyen ve mücahedesiz gerçekleşmesi mümkün olmayan şeylerdir.

Sahibi olduğunu sandığın şeylerin varolduğu sürece, elbette ki onların elinden çıkışının da ızdırabını duyacaksın…Sana ait olmayan bir şeyin, bir zarar görmesinden hiç için sıkılıyor mu?Hayır!

Öyle ise, öncelikle, gerçekte hiçbir şeyin sahibi olmadığını idrâk etmen ve sahiplenmeyi terketmen gerekir; ki, en basit mücahede budur!

Neticesi de, Mâlikel Mülk olan mülkün hakiki sahibini müşâhededir!

İşte böyle mücahedeyle, ne kadar sahiplik duygusunu terk ederse insan, o kadar hakiki sahibi müşâhede eder…Anlar ki, mal da yalan, mülk de yalan, gerisi hep oyalan…

Bundan sonra, mücahede de ikinci dönem başlar… Mülk, mülkün sahibi olan Mâlik-el Mülk’e ait olduğuna göre, onlarda tasarruf eden de O’dur!Ki bundan sonra gerekli olan Allah’tan gayrına kuvvet, kudret atfetmemektir!

Bundan da sonraki mücahede, vehim, zan ve beş duyunun getirdiği müstakil varlıklar görme hâlini terk yolundadır.

Ve böylece mücahede sürekli devam eder…Elbette, mücahede de başarılan her savaştan sonra oluşan bir müşâhede; şâhid olunan yepyeni âlemler sözkonusudur.

Böylece devam eden mücahedeler, son olarak esmâ perdesinden de kurtulmayı sağlarsa, Zât-ullah Bâkî’dir hükmünü alır.

Allah Bâkî’dir; “YOK,” ezelden ve ebeden “yok”tur!

KENDİLERİNİN YOK OLUP,

ALLAH’LA BÂKİ OLDUKLARINI FARKEDECEK

TECELLİLER SÖZKONUSUDUR!

Allah’ın gelecekte veya bir varlığın yokolmasından sonra Bâkî olacağını zannetmek, çok kalın bir biçimde perdeli olmaktan doğar!

Allah Bâkî’dir ve onunla beraber fânî varlıklar da mevcuttur sanmak, “Bâkî” kelimesinin mânâsını bilmemektir.

Allah daîmi olarak Bâkî’dir ve onunla beraber ikinci bir varlık da mevcut değildir. Bu sebeple, O’nun yanında yok olacak varlıklar yoktur; kendilerinin “yok” olup Allah’la Bâkî olduklarını farkedecek tecellîler sözkonusudur.

BAKÂBİLLAH, “ZEKÂT”TIR!

“Yakîn”, kişide “Allah BAKΔdir hükmünün yaşanmasıdır!.

BAKABİLLAH, ZEKÂTTIR!

Bakâ Billah ise “zekât”tır!

Zekât…

Hak için halktan, mülkten geçmektir!.

Allah`tan geleni halkla Hak için paylaşmaktır!.

Varlıksızlıkta dâim olmak için, varlığından geçmektir!.

ALLAH” âlemlerden Ganî’dir;

 esası üzere “Gınâ“dan hisse almaktır!.

HALK`ta “HAKK”kı görüp, ondan esirgememektir!.

Şeytan vasıflı cinin, Adem’de Hakk’ı göremeyip; secde etmemesi ve bu yüzden lâ`netlenmesi benzeri olarak…

Zekât ve sadakadan kaçanlar, “İnsan”da “Hakk”ın varlığını göremeyip, onunla varlığını paylaşamayanlardır. Ki, gelecekleri ne olur, neye benzer bunu kavrayışınıza bırakırım!.

TASAVVUFA GİRENLERİN PEK ÇOĞU,

NİÇİN “BAKÂBİLLAH” AŞAMASINA GEÇEMEZ?

Tasavvufa girenlerin pek çoğu bu ikinci seyir devresine geçemezler!

Bu sebeple de işin sadece Tevhid görüşü denen, birinci seyir yanında kalarak; pek çok şeyin hakkını vermekten geri kalırlar!. Oysa bu kişiler dairenin ikinci yarısına geçip, şuûr boyutunda, “Batîni” gerçeklerin “Hak” olduğu gibi; “Zâhir” boyutunda da bu ortama ait gerçeklerin “Hak” olduğunu görebilselerdi mutlaka fiîlleri başka olacaktı.

ENFAL 8-3 Onlar ki, salatı ikame ederler (Allah`a yönelişleri sonucu tüm varlığın O`nun hükmüne uyduğu; alemlerde Allah Esma`sından başka {dununda} hiçbir şey olmadığı yaşanarak `Baki Allah`tır` hakikati açığa çıkar) ve onları rızıklandırdıklarımızdan (maddi veya salatı yaşamanın sonucu oluşan manevi rızkı) infak ederler.

HiCR 15-23 Muhakkak ki biz, evet biziz hayat veren de öldüren de! Biz varisleriz (Siz Fanisiniz biz Baki`yiz)!

NAHL 16-96 Sizin indinizdeki tükenir… Allah indindeki ise bakidir… Sabredenlere gelince, elbette onların yaptıklarının sonucunu, yapmakta olduklarından daha güzeli ile karşılarız.

KEHF 18-46 Zenginlik-mal ve oğullar dünya hayatının süsüdür (fanidir-yok olucudur, geçicidir)! Baki kalacak olan imanın gereği yapılanlar ise; Rabbinin indinde mükafat olarak da hayırlıdır, beklenti olarak da hayırlıdır.

TAHA 20-73 Gerçekten Rabbimize iman ettik ki bizim için hatalarımızı ve sihirbazlığımızı mağfiret etsin… Allah daha hayırlı ve bakidir.

TAHA 20-131 Sakın gözlerini kaydırma, onlardan bir kısmına, kendilerini sınamak için dünya hayatının süsü olarak (verilmiş) geçici fani zenginliğe! Rabbinin rızkı daha hayırlı ve daha bakidir.

TUR 52-10 Dağlar (benlikler) yürür gider! (Rabbin Baki`dir!)

RAHMAN 55-27 Zül Celal-i vel ikram Rabbinin vechidir (Esma manaları) Baki olan!

Bekâ

Kavram hakkında henüz bir not alınılmadı.

Basar

Anlamı ”Basar”, gözbebeğidir. Bilinç, basireti Allah’ın “İlim Sıfatı”ndan alır!Basar da Allah’ın “Zâhir” esmâsından aldığı şekilde hükmünü icra eder. “Kalb gözü…

Oku »

Sabr

ES SABUR… Her yaratılmış olanın amacına uygun işlevini yapmasını bekleyip, o işlevini tamamladıktan sonra sonuçlarını yaşatan. Zâlimin zulmüne müsaade etmesi, y…

Oku »

Kurbet

Anlamı “Kulun Allah`a en yakin olduğu hâl, secde hâlidir…” Öyle ise hep birlikte alnımızı toprağa koyalım(!). Şimdi “secde” mi etmiş olduk?.. Evet, “Secde” deni…

Oku »