Bakâbillah

  • Allah`ın, kendi isimlerinin mânâlarını seyretmeyi dilemesiyle, kendisinin ve tüm mevcûdat diye bildiğinin meydana geldiğini anladığı zaman, kişi otomatik olarak “FAKR” hâline düşer. Bu fakr hâli ise tasavvufta fenâfillah diye bilinen hâldir.

    Yokluğa yani “fakr”e erende eğer “bakî” olanın yaşamı baş gösterir ise; gören göz, işiten kulak olarak açığa çıkarsa, yâni kısacası “ALLAH Adıyla İşaret Edilen”, Bâkî olduğunu ortaya koyarsa, o zaman da bu hâle “Bakâbillah” denilir. Evliyaullah`ın yüksek mertebelilerinde zahir olan bir mertebedir bu.

    Seyreden, seyredilen ve seyir hep Allah`tır!..

  • Bakâ billlah yaşamı… “Görür gözü, konuşur dili…. olurum” sırrının yaşamı.. Sıfatlarla tahakkuk hâli!…

  • Secde; Kişinin varlığının, Allah” indindeki yokluğunun yaşanması demektir!.

    Kıyâm; Allah’ın Bâkî olma vasfının yaşanma mahallidir.

    Secdede Kurân okunmaz!. Kurân, kıyam hâlinde okunur.

    Secde; fenafillahtır; kıyâm; bakâbillâhtır.

    Bunun üstünde bir düşünün!. Bu, önemli bir konudur. Pek de kitaplarda rastlanmayan bir noktadır bunlar.

  • Avam en yüksek mertebe olarak “aşk”ı bilir, Mülhime’yi algılar!… “Fenâ”dan ötesine aklı ermez; çünkü “İlim Sıfatı” onlarda zâhir olmamıştır!. Avamın aklı, talebeye erer!… “Aşk” ehli talebe sınıfındadır… Okul ehlidir!. Nereden anlasınlar onlar Tebrîz’li Şemsi!

    “Bakâbillah”ta, Mardiye’de “İLİM Sıfatı”yla zâhir oldu mu, bu zuhûr hâlinin, yaşam boyutudur “haşyet”!… Bunun ismi, senin anladığın ikilikteki kulun tanrısından duyduğu haşyet kavramıyla isim benzerliği taşır sadece… Tıpkı, cennetteki “üzüm” ile burada bildiğimiz “üzüm” arasındaki isim benzerliği gibi!

  • İslâm adıyla tanıtılan “DİN” anlayışının düşünsel temellerini fark etmek isteyen kişiler ister istemez tasavvuf diye isimlendirilmiş alana girerler. Bu sorgulama ve ötesindekileri idrak yolculuğu, ismi “ALLAH” olanı tanıma ve idrak yolculuğunun birinci bölümüdür.

    Tasavvufî tabiriyle “fenâfillah” denilen bu yolculukta, kişi kendisinin ve evrenin “var“lığının gerçekte ismi “Allah” olan indinde, “yok“luktan ibaret olduğunu; “Yok“tan yaratılmış olduğunu; gerçekte yalnızca “var” olanın “ALLAH” ismiyle işaret edilen olduğunu fark eder… Bu fark ediş, sonuçta kendi “yok“luğunu, “HİÇ“liğini fark etmesi realitesine erer! İdrak veya anlayışının “yok” olduğu noktadır bu!. “Vahdet” anlayışından çıkılarak yürünülen “seyri afâkî“de ise, önce kademe kademe tüm varlığın gerçekte “birimlerden oluşmamış tek bir varlık olduğu” yani “tekillik-vahidiyet” fark edilir; sonra kapasite elverirse bu anlayış “ahadiyyet” yani “HİÇ“likte noktalanır!. Sonuç, mutlak karanlık yaşantısıdır; “âmâ“dır bilinç açısından!. İsmi “ALLAH” olanın, “ahadiyyet” yani “HİÇ“lik sıfatı dolayısıyla, tefekkürün söz konusu olmadığı bu mertebenin yaşantısından dahi söz edilemez!.

    Ve bundan sonra nasiplileri için “bakâbillah” kemâlâtı başlar…
  • Kısaca bir önemli noktaya değinelim.

    Tasavvuf, fenâfillah ve bekâbillah isimli iki aşamaya dayanır;

    Birinci aşamada varlığın aslına özüne erişilir; ikinci aşamada da Orijinal varlığın bakışı ile âlemler seyredilir.

    İşte birinci seyir, “BÂTIN” ismi mânâsı içinde yapılan bir seyirdir; ikinci seyir ise “ZÂHİR” ismi yönüyle yapılan bir seyirdir.

    Tasavvufa girenlerin pek çoğu bu ikinci seyir devresine geçemezler!.. Bu sebeple de işin sadece Tevhid görüşü denen, birinci seyir yanında kalarak; pekçok şeyin hakkını vermekten geri kalırlar!.. Oysa bu kişiler dairenin ikinci yarısına geçip, şuûr boyutunda, “Batîni” gerçeklerin “Hak” olduğu gibi; “Zâhir” boyutunda da bu ortama ait gerçeklerin “Hak” olduğunu görebilselerdi mutlaka fiîlleri başka olacaktı.

    Esasen bu konuyu içerde daha geniş bir şekilde de ele almıştık. Şimdi meseleyi şöyle toparlayalım. Vahdet konusu şuur boyutunda yaşanan bir gerçektir! Zâhir boyutu ise kendi kanunları içersinde akar gider!.. Bu sebeple, bugün zâhir yönünde nasıl bir takım şeyler yapmak mecburiyeti sözkonusu ise, aynı şekilde ölümötesi yaşam bakımından da, aynı şekilde bir takım fiîlleri yerine getirme mecbûriyeti vardır; ve bunları tatbik etmeyenler, bu eksikliklerinin azâbını çekerler!..

  • Aşk, fenâfillaha götürür.

    Haşyet, Bakabillâhın seyrinde olan bir olaydır, hakkıyla olması için!.

    -“Onlar Allah’ı çok şiddetli severler” şeklindeki âyet, haşyete düşenler midir?

    -Hayır!. Onlar, Allah’a ulaşmak isteyen aşıklardır! Öteki ile kıyasa gelmez.

    Allah için hep bir şeyler yaparız. Allah için bir şeyler yapma arzusu, şevkin, muhabbetin neticesidir, aşkın neticesidir.

    Bana göre, haşyet, aşkın üstündeki mertebedir.

    “Eğer siz benim bildiklerimi bilseydiniz, rahat rahat yataklarınızda uyumaz, Allah Allah diyerek çırılçıplak dağlara fırlardınız.” İfadesi Hz. Rasulullah’ın haşyetine işaret eder. Ve, kendisindeki o haşyeti dile getiriştir.

    “İçinizde Allah’ı en çok bilen benim. En çok korkan da benim” demesi de, haşyete işarettir.

    Buradaki korku, haşyettir.

    Korku, bildiğimiz Allah’ın sopasından korkma değildir. Hadiste ona işaret ediyor.

    Yer yüzünde, Hz. Muhammed’den daha iyi, daha yüksek vahdet ehli olabilir mi?. Onun bahsettiği en yüce durum işte, haşyettir.

    Ama, hayâlindeki “tanrı”na “Allah” etiketini yapıştırıp ona, Allah diyenler, haşyetin ne olduğunu bilmezler. Onlara göre en yüksek mertebe aşktır.

    Muhabbet, temeli ile ikilik ve şirktir. Ta ki, aşkın en son noktası ikiliği kaldırır. O noktaya kadar hep ikiliktir, muhabbet!.

    Zaten, haşyeti duyan kişide ikilik kalmaz! Çünkü, Hiçlik noktasındadır. Haşyetin sonucu; O âzâmet ve Kibriyâ önünde hiç olduğunu hissediştir.

    -Haşyet, Mardiye’de mi hissedilir?

    Mutmainne’de onun ilk hâlleri hissedilir, yaşanır. Râdiye’de kemâle erer. Mardiye’de tam haşyet yaşanır. Mardiye’de ve Sâfiye’de belli olur.

  • “İSLÂM’’ın şartlarının araçlarına göre sıralamasından sözedelim…

    1-Kelime-i şehâdet;

    2-Namaz;

    3-Oruc;

     4-Hac;

    5-Zekât.

    Şimdi de bu beş  aracın  sonucuolarak hedeflenen beş amacı sıralayalım:

    1-“Kelime-i şehâdet”in getirisi: “ALLAH”ı bilmek;

    2-*”Namaz”ın getirisi: “Mi`râc”… (“ALLAH”a ermek);

    3-“Oruc”un getirisi: “ALLAH”ta “yok”luğunu farkederek yaşamak; (fenâ fillah)

    4-“Hacc”ın getirisi: Maarifi Billah edinmek; (Bakâ Billah)

    5-“ZEKÂT”ın getirisi: Hak’tan eline geleni insanlarla paylaşmak.

  • Kişi, “Mi’râc olan namaz” gerçekleşmediği sürece, bir önceki basamakta yapmış olduğu “kelime-I tevhid”i tasdikinin gereğini hissedip, yaşayamaz!. Bilgide kalır!.

    İlm-el yakîn, “kelime-i şehâdet”in sırrının kavranmasıdır!.

    Bunun ayn-el yakîni “namaz”ın mi’râc oluşudur!.

    Hakk-el yakîni “oruc”tur.

    Buraya kadarı Fenâ Fillah’tır…

    Bakâ Billah ise “zekât”tır!

    Bunlar bugüne kadar pek bahsedilmemiş şeyler olduğundan, belki de nasıl oluyor diyerek yadırgayacaksınız, şaşıracaksınız; hatta belki de reddeceksiniz…

    Ama sakın ola ki inkâr etmeyin; nefsinize zulmetmeyin!.

  • Bâtın yani iç, sır mânâsından biraz daha sözetmek gerekirse haccın.. Şunları da diyebiliriz…

    Hac’cın bâtın niyeti “ALLAH”a ulaşmaktır!.

    İhram giymek, ALLAH`a ulaşmak üzere tümüyle dünyadan arınmak için sanki ölen biriymişçesine kefen giymektir!

    Hac öncesindeki yedi tavaf, yedi nefs mertebesinde uruç yaparak Allah Zât`ının zuhur mahalli olan Kâ`benin Hakikatiyla özdeşleşmeye gayrettir.!

    Arafat, mukaddes vadi`dir..

    Arafat`ta tüm beşeri kavramlardan arınılır!

    Bu arınış sonrasında üç şeytanla birlikte benlik, tabiat ve âdetler taşlanılarak bunlara geri dönmemek üzere uzaklaşılır!

    Buradan Kâ`be ‘ye gelip yapılan tavaf ve namaz, yedi sıfatta yapılacak seyr ile Zât`a ulaşmaktır.. Tavaftan sonra kılınan namaz, bunu nasibedenin huzurunda beşeriyetinin hiçliğini itiraf ve şükürdür..

    Veda tavafıyla birlikte geldiğin yere dönmek, “Bakâ Billah” içinde “seyri anillah”tır!. Hizmet için halkın arasına geri dönmektir!.

    Biz, Hac`da Kâ`be ‘nin kişiliği, ruhâniyetiyle görüşenleri, sohbet edenleri biliriz!.

    Hac`da daha öylesine sırlar vardır ki, bunları yazmak şimdilik mümkün değildir!

    Şu kadarını iyi bilelim ki, HAC aklınızın alamayacağı kadar muazzam ve çok yönlü bir çalışmadır…

    Bundan, yanlış şartlanmalar yüzünden geri kalmak, bir kişi için hayatının en büyük kayıplarının arasında olacaktır!.

  • “Mi`râc” kişinin “Kâ`bı kavseyn” veya “ev ednâ” makamında, “Allah”ı müşahede etmesi!..

    Ya da, daha açık ifadesiyle, kendi varsayım benliğinin, hiç varsayılmamışçasına ortadan kalkıp, “BÂKİ ALLAH”tır hükmünce bütün esma ve sıfatlarıyla BÂKİ olması hâlidir.

    “Uruc”un neticesinde hâsıl olan “mi`rac” ile o kişi, İlâhi bakâ ile “BÂKİ” olur!… Sen, onu kendin gibi sanırsın; ama o, “Allah`la bâki” durumdadır!.. Ve bu hâl ile hayatını sürdürür.

  • Nübüvvet-i târifiye ilmine ve kemâline sahip Bakâ Billah mertebesindeki İnsan-ı Kâmil indinde, mâlûm, ilm`e tâbidir!.

BAKÂBİLLAH

Yokluğa yâni “fakr”a erende eğer “Bâkî” olanın yaşamı baş gösterir ise; “gören göz, işiten kulak…” olarak açığa çıkarsa, yâni kısacası “Allah”  adıyla işaret edilen, Bâkî olduğunu ortaya koyarsa, o zaman bu hâle “Bakâbillah” denilir.

Evliyaullah’ın yüksek mertebelilerinde zâhir olan bir mertebedir bu.

“BÂKΔ

Sonsuza dek yegâne var olan.                    

VARLIKTA “BÂKİ”NİN DIŞINDA

BİRŞEY YOKTUR!

 Vahdet konusu, FENÂ kavramını iptal eder!.

Fâni’nin varlığını kabul edersen, Vahdet’i inkâr edersin!.

Vahdet esas ise, zâten fâni yoktur; fenâ bulacak nesne yoktur!

”Allah Bâkidir!” demek; “fâni ve fenâlık sözkonusu değildir” demektir.

“Bâki” ile “fâni” yanyana olur mu?

Bâki’nin varlığı, fâni’yı kabul eder mi?

Şimdi biz “zaman” kabulü içinde, fâni’nin varlığını kabul ediyor; daha sonra Bâki’nin ortaya çıkacağını düşünüyoruz…!

“Bâki” esas olduğuna göre; Allah’ın “fâni” ismi varolmadığına göre, kökende fânilik ve fenâ olmadığına göre, varlıkta Bâki’nin dışında bir şey yoktur!

BEDENLER DEĞİŞİR AMA

ALLAH’IN ESMA VE SIFATINDAN MEYDAN GELMİŞ OLAN İNSANIN

ŞUURU “BÂKİ”DİR!

Varlıkta Bâki’nin dışında bir şey yoktur!

Bunun neticesi şudur: bu dünya bâkidir. Dünyamız bâkidir.

“Dünya bâkidir” derken, toprağı anlama… Yaşadığın dünyayı, şuur dünyasını anla!

Şuur dünyası kişinin, bâkidir!

İnsan ölümsüz müdür?.

Ölümsüzdür! Sonsuza dek insanın varlığı, yaşamı devam ediyor…

İnsan neyiyle bâkidir?

Şuuruyla, bilinciyle, düşüncesiyle!

Bedenler değişir… Dün başka kıyafet giyiyordun bugün başka kıyafet giyiyorsun, gibi; bugün bu bedenlesin yarın başka bedenle… Ama insan, “şuur” olarak bâkidir.

“İnsan şuur olarak bâkidir”in bir diğer esas mânâsı ise; İnsanın varlığının Allah’ın esmâ ve sıfatından meydana gelmesi hasebiyle, “Bâki olan Allah’tır”!

Bâki olan Allah ise, EZELDEN EBEDE BÂKİ OLAN ALLAH’TIR!

Dolayısıyle “Dünya hayatı” dediğin de bu bekânın içindedir..”Ölümötesi âhiret hayatı” dediğin de bu bekânın içindedir, Kıyâmet te.. Mahşer de Cehennem de Cennet de hep bu bekânın içindedir.

Yani BEKÂ mayasından yoğrulmuştur; Dünyanın, Cennetin, Cehennemin, Berzah’ın hamuru!

Dolayısıyla BEKÂ’yı bir mekâna veya bir hâle veya bir olaya bağlamamak gerekir!.

Hangi isimle hangi hâli veya ortamı anarsan an, o ortamda zâhir olan, BÂKİDİR!

ASIL OLAN, MUTLAK OLAN, BEKÂ’DIR! FÂNİLİK, ZAN’DA VARDIR!

SEMÂ VE ARZ,

SONSUZA KADAR BÂKİDİR!

 Vahdet, semâda yaşanır!

Arz, kesret mahallidir; sistem ve düzenin gereklerinin açığa çıktığı alandır.

Semâ, sonsuza dek Bakî’dir!

Arzın, sonsuza dek Bakî’dir!

“BÂKİ OLAN ALLAH’TIR” HÜKMÜ,

HANGİ AŞAMALARIN YAŞANMASIYLA AÇIĞA ÇIKAR?

Ef`âl âleminde beliren her bir birim, kendini meydana getiren bu silsilenin tüm özellikleriyle varolmuştur; ve bu temel yapı programında mevcuttur.

Rasûlullah Aleyhisselâm

“Zerre Küll`ün aynasıdır.” = “birim, tümel yapının aynasıdır”

açıklamasında bugün yeni farkettiğimiz holografik evren gerçeğinin bu hakikatindan söz eder…

Zira, birimin, zerrenin Zâtı, o Sonsuz-sınırsız Zât!.

Zerrenin vasıfları, o sonsuz-sınırsız vasıflar!.

Zerrenin özellikleri, o sonsuz-sınırsız mânâ denizinden oluşmuş özellikler!.

Ve zerrenin fiilleri, o özelliklerin fiîle dönüşüdür…

Bu açıdan bakarsan, bu idrâkle bakarsan, varlıkta Tek`ten başka bir şey göremezsin.

Ef`âl boyutu, Esmâ boyutu, Sıfat boyutu, Zât boyutu diyoruz…

Günümüzde güzel bir tâbir var, “Boyut” kelimesi…

Esmâ, Ef`al’in neresindedir?.

Sıfat, Esmâ`nın neresindedir?.

Zât, Sıfat`ın neresindedir?.

Yedi kat göğün üstünde “Kürsü”yü, “Kürsü”nün ötesinde “Arş”ı ararlar… Nihâyet, bu sınırlı âlemin ötesinde de bir tanrı, bir ilâh türünden bir Allah(!?) ararlar!.

“Her zerre`de Zât`ı ile mevcuttur.”

Açıklamasıyla târif edilen Allah, gerçekten her zerreyi Zât`ı ile mevcut kılması nedeniyle; ve ayrıca Zât`ı da sınırsızlık sıfatıyla muttasıf olduğu için, bu anlayışta, zerre kelimesinin anlamı fenâ bulur, Zât`ın Bâkî`liği âşikâr olur!.

O Zât, elbette belli vasıfları olan bir Zât `tır!.

Her bir Zât `dan söz edildiğinde, O Zât `ın belli vasıfları vardır. Belli vasıfları olan Zât, bu vasıflarının sonucu olarak, elbetteki belli mânâlara sahiptir. Ve, sahip olduğu bu mânâlar ile dilediğini yapar. Dilediği mânâları üretir, icâd eder, yoktan var eder. Yoktan var olan “Yok”lar ergeç birgün Yokluğa döner.

Zât`ın Vâhidiyeti itibariyle sınırsızlığını idrâk etmedikçe; Zât`ın sınırsızlığını idrâk etmeden önce de, Zât`ın Vâhidiyeti itibariyle sınırsızlığına iman etmedikçe, hakiki anlamıyla, İslâm`a ve iman`a gelmiş olmayız!.

Zira Kurân‘da, kişinin bu gerçeği farketmeden önceki hâlini anlatan, şu âyet vardır:

“Gördün mü o kişiyi ki, kendi hevâsını tanrı edinmiş” (25-43)

Kişi kendi hayâlinde, kendi şartlanmasına göre bir tanrı yaratmış ve o yarattığı tanrısına tapınarak ömrünü geçiriyor!.

İşte bu âyetin kapsamından, tahkik yollu çıkmak için, Zât`ın Vâhidiyet sıfatı itibariyle sonsuz-sınırsızlığını idrâk edip, müşahede etmek, hissetmek, yaşamak şarttır!.

Ancak… Bu anlattıklarım, yaşanarak hissedilir!. Bunları bir kitapta okuyarak, hissedemezsin!.

Tâ ki, sana bunları yaşatacak olanı bulmadıkça; işin lâfından geçip, tatbikatını yaşamadıkça; ve sonunda perdeler kalkıp, seyreden olarak kendisi kalmadıkça!. Aksi halde kesinlikle mümkün değildir!.

Bunun için de, önce buna iman etmen; sonra bu iman ettiğin şeyi yaşayabilmen için şartlanmalarından, şartlanmaların getirdiği değer yargılarından, bu değer yargılarının oluşturduğu duygulardan arınman gerek!.

Bunlardan arındığın zaman da hiç farkında olmadan tabiatına yani bedensel dürtülerine esir düşüverirsin!. Dolayısıyla, tabiatını yani bedensel dürtülerini çok sıkı kontrol altına alman gerekir!.

Bu ikisini kontrol altına aldıktan sonra, bu defa da sendeki vehmin oluşturduğu bireysel benlik kavramını sıfıra indirmek gerekir; ki “Ölmeden evvel ölesin“; ve böylece “Bâkî olan Allahtır!” hükmü sende de açığa çıksın!.                    

“İNSANIN ŞUUR OLARAK BÂKİ OLUŞU”NUN NETİCESİ

“DAİMİ SALÂT”TIR; “Mİ’RÂC”TIR!

Kesretin varolması için fânilik mefhumunu yaratmıştır Allah!

Dolayısıyla sen bugün ne kadar ve nasıl hangi sisteme ve düzene dayalı olarak varsan ve bâkiysen, devamı da öyle gidecektir.

Dolayısıyledir ki bugün beden boyutunda yiyip içmek vücut için gerekliyse Ruh için başka çalışmalar gerekliyse, şuur için başka çalışmalar gerekliyse, bunun devamı da aynı sistem ve düzene tâbi olarak geleceği için, yapacağın ibadetlerin son derece büyük önemi vardır.

Hz.Ayşe diyor ki:

Ya Rasûlullah… ”Bütün gece teheccüd kılıyorsun. Ayaklarına kan iniyor… Ayakların şişiyor… Niye, buna ihtiyacın mı var?!.

Allah’a şükreden bir kul olmayayım mı?” diyor Hazreti Rasûlullah.

Buradaki ŞÜKÜR kelimesinin mânâsını yanlış anlıyoruz.

“Şükretme”yi biz zannediyoruz ki, “şükrederim. şükrederim….!!! deyince şükretmiş oluyoruz.

Halbuki orada Hazreti Rasûlullah’ın “şükran” kelimesiyle, “şükreden kul olmayayım mı?” sözüyle ifade ettiği mânâ başka;

Yani “ben o namazı kılma anında Mirâc’ı yaşıyorum. Mirâc’ı yaşadığım zaman Allah’ın Rubûbiyet sıfatıyla bütün varlığı varedişini, âlemlerini seyrediyorum… Bu seyr içinde de varlığın O’nun indinde HİÇ olduğunu müşâhede ediyorum. Ben bu müşâhededen vaz mı geçeyim; mahrum mu olayım?!.“ demek, o sözün mânâsı.

“Şükür” budur işte; bu haldir!

KİŞİLİK KAVRAMI TÜMÜYLE YOK OLDUĞUNDA

KİŞİ, İLÂHİ BEKÂ İLE BÂKİ OLUR!

 “Mi’râc”, kişinin “Ka’be kavseyn” veya “ev edna” makamında, “Allah”ı müşahede etmesi ya da daha açık ifadesiyle; kendi varsayım benliğinin hiç varsayılmamışçasına ortadan kalkıp, “BÂKİ ALLAH’tır” hükmünce bütün esmâ ve sıfatlarıyla BÂKİ olması hâlidir.

“Urûc”un neticesinde hâsıl olan “Mi’râc” ile o kişi, İlâhi bakâ ile “BÂKİ” olur! Sen, onu, kendin gibi sanırsın; ama o, “Allah’la bâki” durumdadır! Ve bu hâl ile hayatını sürdürür.

Hazreti Rasûlullah’a baktıkları zaman; “O da bizim gibi gibi yiyip içiyor, aramızda dolaşıyor, çarşı pazar geziyor, ne ayrıcalığı var” dediler! Ama O, ilâhi hakikati hissedip yaşayan, “Mi’râc” sahibi olan; ve bunu bize bildiren “Allah Rasûlü’ idi!

Dışarıdan bakanlar, o “daimi namaz” ehlini kendileri gibi görürler; ama bilmezler ki O varlıkta “Bâki olan Allah’’tır”!

İşte bu hâl, “ölmeden evvel ölerek” kişisel kıyâmetin kopup;

 “Sümme ileyna turceûn”,

ve dahi bize döneceksiniz” âyetinin mânâsı ortaya çıkıp; basit tâbiriyle “kişinin Allah’a rücû etmesi”dir.

Mi’râc önce ef’âl âleminden olur… Ef’âl âleminden mi’râc, isimlerin müsemmâlarının Allah’ın gayrı olarak mevcûd olduğu fikrinden ve zannından kurtulup, “Tek fâili mutlak”ı müşâhede etmektir.

Eğer bundan devam edecek istidat mevcût ise urûc bu defa esmâ mertebesinde olur ve tüm isimlerin mânâlarının hep aynı Zât’a ait olduğu müşâhede edilir.

Sonra mevcûdâtın Zât’ının TEK olduğu tespit edilir!

Urûc bundan sonra da devam ederse, “NEFS”inin hakikatının dahi “O” olduğu yaşanır ve kişilik kavramı tümüyle yok olur… Varlığında Bâkî Allah’tır!

Urûc bundan sonra biter, mi’râc tamam olur.         

 HİÇBİR ŞEYİN BAĞIMSIZ VARLIĞI YOKTUR;

O İSİMLERDE BÂKİ OLAN, “VECH-İ İLÂHİ”DİR!

Şimdi, elimizi vicdanımıza koyarak düşünelim…

Varlığına iman ettiğimiz, ya da inanmadığımız, ancak her iki halde de şartlanma yollu “ALLAH” adını verdiğimiz TANRI ile; burada târif edilen, Hazreti MUHAMMED‘in açıkladığı “ALLAH” aynı mıdır?..

Hazreti MUHAMMED‘in açıkladığı “ALLAH” için “TANRI” kelimesi veya kavramı kullanılabilir mi; ya da “TANRILIK” mevhumu kabul edilebilir mi?!.. Düşünülebilir mi?!..

““ALLAH”I HAKKIYLA İDRÂKA ÇALIŞMADILAR!.” (6-31)

ALLAH” indinde, ilminde “KUL” ne ise, “TANRI” da odur!..

Çünkü, her ikisi de “ALLAH” ilmindeki, “İlmî sûretler, kavramlar”dır.

Bu yüzden de “ALLAH” indinde, her şey helâk olmuş, “yok” durumdadır!..

Ve “Bâkî” olan, sadece “VECHULLAH“tır!..

İşte,

Küllî şey’in hâlikun illâ veche” (28-88)

âyetiyle işaret edilen mânâ da budur ki,

ve yebkâ vechi rabbike zül celâli vel ikrâm” (55-27)

âyeti de bu durumu teyit eder.

Birinci bahsettiğimiz âyetin meâlen anlamı;

Hiç bir şeyin bağımsız varlığı yoktur; o isimlerde Bâkî olan, VECH’i İlâhîdir!” demektir.

İkincisindeki mânâyı da şöyle anlayabiliriz;

Bâkî olan, Celâl ve ikram sahibi Rabbinin VECH’idir”.

Nitekim bu durumu açık-seçik vurgulayan âyet de şudur;

FEEYNEMA TUVELLU FESEMME VECHULLAH” (2-115)

Başını ne yana döndürürsen ALLAH’ın VECH’ini görürsün!.”

“BÂKİ OLAN ALLAH’TIR!” GERÇEĞİ ORTAYA ÇIKTIĞI ZAMAN

GÖZÜNDE GÖREN, KULAĞINDA İŞİTEN, DİLİNDE SÖYLEYEN..

HEP SADECE ALLAH’TIR!

Fâni olan zaten yoktu; “yok“luğu farkedilerek ortadan yani idrâktan kalktı!

“Bâki olan “ALLAH” gerçeği ortaya çıktığı zaman; senin gözünde gören, kulağında işiten, dilinde söyleyen, elinde tutan, ayağında yürüyen hep ve sadece “ALLAH”‘tır!

“ALLAH” bilir; “ALLAH” görür; “ALLAH” algılar; “ALLAH” söyler; “ALLAH” şehâdet eder!

DÜN-BUGÜN-YARIN VAROLAN VE

SONSUZA DEK VAROLMAKTA DEVAM

EDECEK OLAN, “BÂKΓ “VECH“TİR!

 “Helâk olma” ifadesi ile anlatılan mânâ, esasen içinde yaşadığımız şu anda ve her anda geçerlidir… Ve bu durum keşif ve fetih sahibi basîret ehli zâtlar tarafından daimi olarak müşahede edilebilmektedir.

“Başını ne yana döndürürsen ALLAH’ın VECH’ini görürsün” (2/115)

Âyeti zâten bu durumu açık-seçik vurgulamaktadır.

Burada anlatılmak istenen “SIR” şudur:

Kişilerin basiretleri perdeli olduğu için, varlık sûretlerinin hakikati olan “ALLAH” ismiyle işaret edilenin “VECH“i müşahede edilememektedir…

Nitekim, başını ne yana çevirirsen, yani basiretinle, şuurunla ne yana döner, yönelirsen, hep vechi ilâhîyi müşahede edersin; zira “O”, “BÂKΔdir…

Yani, gerçekte, dün – bugün – yarın varolan ve sonsuza dek varolmakta devam edecek olan, “BÂKİ” “VECH”tir.

“BÂKİ, ALLAH’TIR” HÜKMÜ AÇIĞA ÇIKTIĞINDA,

SÛRETLERDE DEĞİŞİKLİK OLUR MU?

 Evet, insan baştan beri çeşitli vesileler ile anlattığımız üzere, kendilerini oluşturan maddeleri “ışınlar“, ya da “kozmik enerji” ya da “nûr” yapılı denilen “melek“ler tarafından, ilâhî ilim ve irade istikâmetinde programlanan bir beyin ile yaşama başlayan bir varlık.

Ancak bu varlık gene beyin kapasitesi itibariyle mevcûdattaki tüm varlıkları ve özellikleri değerlendirebilecek bir kapasiteye de sahip kılınmış; Yeryüzünde “HALİFE” olarak meydana getirilmesi hasebiyle.

Bir diğer ifade ile, “ALLAH” Adıyla İşaret Edilen’in esmâsına ayna olup, O‘ndaki yüce özelliklerin zâhire çıkabilmesi için var.

İşte beyin, eğer çok üst düzeyde çalışma kapasitesine erişir; kendisinde ortaya çıkan tüm özelliklerin, Allah’tan, eğer tâbiri câiz ise, yansıma ya da tecellî olduğunu; esasen kendisinin var olmayıp, ilâhî özelliklerin bir bileşim hâliyle oluşturduğu bir varlık olduğunu idrâk ederse; işte o zaman ikinci yön ortaya çıkar! Bu defa, hükmolunan robotta, gören, işiten, söyleyen, tutan, yürüyen O olur! Ya da bir başka ifade ile, robot yok olur; O ezelî ve ebedî “MEVCÛD” varlığında kendinden gayrını görmez olur!

Kısacası sonradan, “yok“tan var edilmiş varlık, tekrar “yok” olur; ve BÂKÎ, “ALLAH“tır hükmü ortaya çıkar.

Bununla beraber, sûretlerde bir değişiklik olacağını da sakın sanma! Çünkü dün-bugün-yarın; ezel-ebed, Allah katında tek bir şeydir ve hep aynı şeydir!

Kısacası, nasipte var ise, takdir edilmiş ise, sen, senin “var” olmadığını; var olanın hep “O” olduğunu müşahede eder ve yaşarsın ki; bir süre sonra yaşayanın dahi kendi olduğu; hattâ bunların çok çok daha öteleri ortaya çıkar!

“ALLAH” ADIYLA İŞARET EDİLEN “BÂKİ”DİR;

GERÇEĞİNDEKİ UYARIYI DEĞERLENDİRENLER,

ÂLEMLERİN “HAYÂL” ÇEKİRDEĞİNDEN OLUŞMUŞ

DEV BİR HAYÂL OLDUĞUNUN SEYRİ İÇİNDEDİR!

Herkes, birbirine ve her şeye bakar; fakat, kimse, bir diğeriyle aynı şeyi görmez!.

Herkes, aynı şeye bakar; fakat, aynı şeyi, mutlaka farklı görüp değerlendirir.

Herkes, her şeyi, dışarıda değil, hayâlinde görür; ve değerlendirmesini de, kendi veri tabanına GÖRE yapar!.

Herkes, farklı şeyleri olduğu gibi, aynı şeyi dahi, ayrı zamanlarda, aynı şekilde değil, farklı şekilde algılayıp değerlendirir.

Hiç kimse, aynı şeyi, iki defa görmez ve iki defa aynı şekilde algılayamaz.

Herkes, her şeyi, kendi veri tabanına GÖRE değerlendirdiği için de, her şey, değerini değerlendireninden alır!.

Herkes, kendi cehenneminde, ya da kendi cennetinde yaşar!.

Tanrısından kurtulanın yaşamı ise, “ALLAH” adıyla işaret edilenin “HİÇ”lik mertebesidir!.

“ALLAH” adıyla işaret edilen, “Bâkî”dir; gerçeğindeki uyarıyı değerlendirenler, fâni kavramını kabullenemeyecekleri gibi; “Allah” ahlâkıyla ahlâklanmış olanlar da, âlemlerin, “hayâl” çekirdeğinden oluşmuş bir dev ağaç olduğunun seyri içindedir.

Her an, her zerrede, yeni bir “şe`n”de olandır, “HÛ”; ve dahi, bundan münezzehtir; ise, bunun sonuçları ne olabilir; getirisi dahi neler olabilir?

Ya birilerinin dedikodusuyla ömür tüketenlerin yeri?

“ALLAH BÂKİ’DİR”İN MÂNÂSINI YAŞAYANLAR

Rasùlullah aleyhisselâma bir gün şu sual sorulur:

-Yerleri ve gökleri yaratmazdan evvel Rabbimiz neredeydi?..

Cevâben buyururlar ki:

-“Altında ve üstünde hava olmayan “A’mâ“ da idi!”

Bu hadis-i şerif’te işâret edilen Allahû Teâlâ’nın Zâtıdır.

ALLAH” ismi, toplayan bir isimdir. Yani, Allah’ın hem Zât’ını, hem vasıflarını, hem de sayısız özelliklerini içeren bir isimdir.

“Allah İsmiyle İşaret Edilen ZÂT“ın Hüviyetine ise “” ismi işâret eder. AHADİYYET sıfatıyla idrâk edildikten sonra, gerçek mânâsıyla “Allah’a iman”meydana gelir ve “yakin” hâsıl olur; iş taklitten çıkar, “Tahkik”e varır. Aksi halde, hep Allah “İSMİNE” iman edilir; ki, bu da ehli taklidin mertebesidir.

Tahkike ermişlerin ismi ise “Müferridùn” veya “Mukarrebùn”dur ki; Allah “İSMİNDE” değil; ALLAH’IN AHADİYYETİNDE benlikleri yok olmuş; “el ân öyledir” sırrına binâen, Allah Bâki’dir mânâsı yaşanır olmuştur.

ALLAH BÂKİ’DİR…

“YOK”, EZELDEN VE EBEDEN “YOK”TUR!

“Yâ Gavs! Kim mücahededen mahrûm ise, ona müşahedeye yol yoktur! Tâliplere, benim kendilerine lâzım olduğum gibi, mücahede lâzımdır!

 Eğer bir kişide mücahede mevcut değilse, bu yolda bir cehdi-çalışması-fiîliyatı yoksa, o kişi asla müşâhedeye eremez.

Bir diğer deyişle, kişinin müşâhededen nasîbi yoksa, Hakk’ı müşahede için varolmamış ise, o kişiye mücahede yapmak da nasîb olmaz! Zîrâ mücahede yapsa, ister istemez müşahede olacak…

“ZERRE KADAR HAYIRLI FİİL ORTAYA KOYAN; KARŞILIĞINI ELDE EDER”

hükmünce kimden ne nispette mücahede sâdır olursa, o nispette de müşâhedeye kavuşur.

Kimin de müşâhededen nasîbi yoksa, o mücahedeyi ihmal eder!

Mücahede, vehmin getirdiği perdelerin kalkması için şarttır!

Kişi kendini beden kabul edip, bedene dönük istek ve arzular peşinde koştuğu sürece, elbette bütün düşüncesini, yemek- içmek, seks, güzel maddelere sahip olmak gibi şeyler kaplayacaktır…

Buna karşılık, hakikatın ne olduğunu öğrenmek isteyen insanı da bunlar fazla ilgilendirmeyecek, bu konudaki ilmin peşinde olacaktır…

Hakikatın ilmini elde edenin amacı ise o hakikatı yaşayabilmektir!

İşte bütün bunlar, hep mücahede isteyen ve mücahedesiz gerçekleşmesi mümkün olmayan şeylerdir.

Sahibi olduğunu sandığın şeylerin varolduğu sürece, elbette ki onların elinden çıkışının da ızdırabını duyacaksın…Sana ait olmayan bir şeyin, bir zarar görmesinden hiç için sıkılıyor mu?Hayır!

Öyle ise, öncelikle, gerçekte hiçbir şeyin sahibi olmadığını idrâk etmen ve sahiplenmeyi terketmen gerekir; ki, en basit mücahede budur!

Neticesi de, Mâlikel Mülk olan mülkün hakiki sahibini müşâhededir!

İşte böyle mücahedeyle, ne kadar sahiplik duygusunu terk ederse insan, o kadar hakiki sahibi müşâhede eder…Anlar ki, mal da yalan, mülk de yalan, gerisi hep oyalan…

Bundan sonra, mücahede de ikinci dönem başlar… Mülk, mülkün sahibi olan Mâlik-el Mülk’e ait olduğuna göre, onlarda tasarruf eden de O’dur!Ki bundan sonra gerekli olan Allah’tan gayrına kuvvet, kudret atfetmemektir!

Bundan da sonraki mücahede, vehim, zan ve beş duyunun getirdiği müstakil varlıklar görme hâlini terk yolundadır.

Ve böylece mücahede sürekli devam eder…Elbette, mücahede de başarılan her savaştan sonra oluşan bir müşâhede; şâhid olunan yepyeni âlemler sözkonusudur.

Böylece devam eden mücahedeler, son olarak esmâ perdesinden de kurtulmayı sağlarsa, Zât-ullah Bâkî’dir hükmünü alır.

Allah Bâkî’dir; “YOK,” ezelden ve ebeden “yok”tur!

KENDİLERİNİN YOK OLUP,

ALLAH’LA BÂKİ OLDUKLARINI FARKEDECEK

TECELLİLER SÖZKONUSUDUR!

Allah’ın gelecekte veya bir varlığın yokolmasından sonra Bâkî olacağını zannetmek, çok kalın bir biçimde perdeli olmaktan doğar!

Allah Bâkî’dir ve onunla beraber fânî varlıklar da mevcuttur sanmak, “Bâkî” kelimesinin mânâsını bilmemektir.

Allah daîmi olarak Bâkî’dir ve onunla beraber ikinci bir varlık da mevcut değildir. Bu sebeple, O’nun yanında yok olacak varlıklar yoktur; kendilerinin “yok” olup Allah’la Bâkî olduklarını farkedecek tecellîler sözkonusudur.

BAKÂBİLLAH, “ZEKÂT”TIR!

“Yakîn”, kişide “Allah BAKΔdir hükmünün yaşanmasıdır!.

BAKABİLLAH, ZEKÂTTIR!

Bakâ Billah ise “zekât”tır!

Zekât…

Hak için halktan, mülkten geçmektir!.

Allah`tan geleni halkla Hak için paylaşmaktır!.

Varlıksızlıkta dâim olmak için, varlığından geçmektir!.

ALLAH” âlemlerden Ganî’dir;

 esası üzere “Gınâ“dan hisse almaktır!.

HALK`ta “HAKK”kı görüp, ondan esirgememektir!.

Şeytan vasıflı cinin, Adem’de Hakk’ı göremeyip; secde etmemesi ve bu yüzden lâ`netlenmesi benzeri olarak…

Zekât ve sadakadan kaçanlar, “İnsan”da “Hakk”ın varlığını göremeyip, onunla varlığını paylaşamayanlardır. Ki, gelecekleri ne olur, neye benzer bunu kavrayışınıza bırakırım!.

TASAVVUFA GİRENLERİN PEK ÇOĞU,

NİÇİN “BAKÂBİLLAH” AŞAMASINA GEÇEMEZ?

Tasavvufa girenlerin pek çoğu bu ikinci seyir devresine geçemezler!

Bu sebeple de işin sadece Tevhid görüşü denen, birinci seyir yanında kalarak; pek çok şeyin hakkını vermekten geri kalırlar!. Oysa bu kişiler dairenin ikinci yarısına geçip, şuûr boyutunda, “Batîni” gerçeklerin “Hak” olduğu gibi; “Zâhir” boyutunda da bu ortama ait gerçeklerin “Hak” olduğunu görebilselerdi mutlaka fiîlleri başka olacaktı.

Bekâbillah

Kavram hakkında henüz bir not alınılmadı.

Rahmân

Anlamı ER RAHMAN… “Allâh” ismiyle işaret edilenin, “zerre”lerin zâtını “Esmâ”sıyla ilminde “var” kılma özelliğine işaret eder. Bugünkü anlayışa göre “Kuantum Po…

Oku »

Abid

Anlamı Abidler (yakîn gelene kadar gerekli çalışmaları yapanlar) Abidler topluluğu (arınma çalışmaları yapanlar) Abidler (ibadet eden kullar) Bilinç, kendinin b…

Oku »

Burçlar

Anlamı Burçlar olarak nitelendirilen takımyıldızlar eskiçağda Babil`liler tarafından tespit edilmiş ve tasnife sokulmuştur. 12 Burç olarak tasnif edilen takımyı…

Oku »