HZ. MUHAMMED’İN AÇIKLADIĞI ALLAH

Ahmed Hulûsi

Kesinlikle bilelim ki…

Ne “ALLÂH”ın senin ibadetine ihtiyacı vardır; ne de Hz. Muhammed (aleyhisselâm)’ın, senin kendisine inan­mana ihtiyacı vardır!

Bunu bir misal ile açmaya çalışalım…

“Bir yolcu gemisi ile seyahate çıkmışsın… Kaptanla da çok iyi ahbap olmuşsun… Fakat yolculuk sırasında gemi bir buzdağına çarpıp batma durumuna geliyor. Kaptan anons ettiriyor:

− Gemi batmak üzere!.. Herkes acilen can yeleği veya can simidi edinsin!

Bu uyarıyı bir kısım yolcu dikkate alıp derhâl can simidi veya can yeleği ediniyorlar. Biri de diyor ki:

− Ben kaptana inanıyorum, onu seviyorum!.. Ama ne can yeleği arıyor, ne de can simidi ediniyor! Derken gemi batıyor ve herkesle beraber o kişi de kendini suda buluyor!.. Boğulma durumunda… Suya batıp çıkıyor!.. Bir yandan da denize sesleniyor:

− Deniz deniz beni boğma!.. Ben kaptana inanıyordum, onu çok seviyordum! Deniz de ona lisanı hâl ile cevap verir:

− Kaptana inansaydın, can yeleği edinir bu duruma düşmezdin!

Burada kaptana inanman değil, dediklerine uymuş olman yarar sağlardı. Kaptana iman etmen sana gemideyken fayda verirdi…

Burası, yaptıklarının karşılığını alma yeridir ki, artık kaptana inanıp inanmamanın tartışması yapılmaz!

Eğer gerçekten sen kaptana inansaydın, onu sevseydin, gemideyken onun dediklerini yapar, şimdi de bu duruma düşmezdin!”

İnsanlar günümüzde maalesef büyük bir bilgisizlikle, “Ben ALLÂH’a, Rasûlü’ne inanıyorum” diyorlar… Ama hiçbir çalışma da yapmıyorlar!

Hatta bu konuyu araştırma gereğini bile duymuyorlar!.. Oysa onlardan istenen, “inanıyorum” kelimesini tekrar etmeleri değil ki!..

“Ne ‘ALLÂH’ adıyla işaret edilenin, ne de Allâh Rasûlü’nün inanılmaya ihtiyacı vardır.”

Ama insanların Rasûlullâh’ın gösterdiği biçimde, birtakım çalışmalar yaparak, belirli güçleri elde etmeye zorun­lu ihtiyaçları vardır… Ki karşılaşacakları ortamda, bu özellik­lere ve güçlere eriştikleri için, belli sıkıntı ve azaplardan kendilerini korusunlar!..

Şayet Allâh Rasûlü’ne inandığın için, onun gösterdiği yolda, tarif ettiği tarzda belirli çalışmalar yaparak, kendindeki bu güçleri ortaya çıkartabilirsen, neticede kendini “Cehennem” diye bahsedilen ortamdan kurtarabilirsin.

Fakat, ne kadar inandığını söylersen söyle; Allâh Rasûlü’nün gösterdiği yolda, O’nun tarif ettiği biçimde, zorun­lu olan çalışmaları yapmazsan, sana o şartlarda gerekli olacak güçleri ve özellikleri elde edemeyeceğin için neticede kendi kendini cehenneme atmış olacaksın!

“Her birinin, yaptığı amellerinden (oluşan) dereceleri vardır. Tâ ki onlar, haksızlığa uğratılmaksızın amellerinin karşılığını tam görsünler.” (46.Ahkaf: 19)

“Bu, senin ellerinle takdim ettiğinin sonucudur! Muhakkak ki Allâh kullara zulmedici değildir.” (22.Hac: 10)

Öyle ise aklını başına toplayıp, sana verilen bu beyin hazi­nesini, enerjisini, ömrünü, ölümü tattığın anda bu Dünya’da bırakacağın, gittiğin ortamda sana hiçbir yararı olmayacak şeyler için “israf” etmek suretiyle nefsine zulmetme!

“Şüphesiz ki ALLÂH israf edenleri sevmez” âyeti, elinde­ki üç-beş kuruşu çarçur eden için söylenmemiştir! “Nefsini israfta bulunan” anlamınadır. Nefsinde, benliğinde var olan “hilâfete” sebep olan o ilâhî güçleri gerektiği gibi kullanmayarak “israf etme” denilmekte­dir. Nitekim, Kur’ân-ı Kerîm’de çeşitli yerlerde çeşitli Nebi ve Rasûllerin ağzından tekrarlanan;

“Ben nefsime zulmettim…”

Beyanlarının dahi anlamı bu yolda olup, “Nefsimdeki hilâfet özelliklerinin hakkını vermeyerek, kendi kendime zulmettim” denmek istenmektedir. Dünya’da bırakıp gideceğin şeyi, bir süre önce israf etsen ne olur, etmesen ne olur!

Ama sana ebediyen lazım olacak bir şeyi, bir daha asla ele geçiremeyeceğin bir şeyi “israf” edersen, neticede kendi kendine öyle bir “zulümde” bulunmuş olursun ki, bunun getireceği pişmanlıkların azametini burada anlatabilmem asla mümkün değildir.

Öbür dünyada sana âdeta tanrısal güçler ve yaşam verecek olan “nefsinin” hakkını vermemen, seni sonu gelmeyen bir hüs­ran içine atacaktır.

Öbür dünyanın gerçekleri buradan tamamıyla ayrıdır! Zaman kavramının farklılığını izah için basit bir misal vere­lim;

Güneş’in kendi merkezi çevresinde ki turu 255 milyon sene!.. Bu ne demektir düşünebilir miyiz?.. Ölüm ötesi yaşam boyutunda, bir günün, bizim senemizle bin sene olduğu Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle ifade ediliyor:

“…Muhakkak ki Rabbinin indînde bir gün, size göre bin yıl gibidir!” (22.Hac: 47)

“Kendi aralarında şöyle fısıldaşırlar: “(Dünya’da) sadece on (saat) kaldınız.” (20.Tâhâ: 103)

Oysa belki de, mezardaki canlı yaşamınız milyonlarca ve milyonlarca yıl sürecek. 

“Sıratı insanların geçiş süresi 3000 senedir!”

Diyor Hz. Muhammed (aleyhisselâm)…

Bir günü Dünya senesi ile 1000 sene olan, 3000 sene!..

Evet, kıyamet ile birlikte Dünya üzerinde serbest kalan ruh­ların, Güneş’in çekim alanından kendilerini kurtarıp cennetlere ulaşmaları anlamına gelen sıratı geçiş süreleri bu kadar uzun bir zaman!.. Bu, o boyutun 3000 senesi!.. Bizim zaman boyutumuz ise tamamıyla iptal!

Kıyamete kadar daha ne süre geçecek?..

Ölümü tadanların mezarlardaki, canlı, diri yaşamları acaba kaç milyon veya milyar sene sürecek?..

Sonra Dünya’nın, cehennemin hararetiyle eriyip düz bir tepsi gibi olması kaç milyar sene alacak?.. Sonra orada toplanan insanların, “sıratı geçme” diye ifade edilen “kaçışları” kaç yüz milyon sene tutacak?.. Ve nihayet ondan sonraki “ebedî” diye nitelenen yaşam kaç milyarlar kere milyarca seneyi kapsayacak?!.

Düşünün ki, bütün bu evreleri tek başınıza geçeceksiniz!

Milyarlara ulaşacak bir süre, mezarda canlı, şuurlu bir şekilde hapis kalacak, bedeninizi oradaki hayvanların yemelerini seyredeceksiniz…

Sonra Dünya’da sahip olduğunuz ya da kullanmaya alıştığınız şeylerin yokluğunun ıstırabını çekeceksiniz… Tâ kıyamete kadar sürecek bir azap bu!

Ve de kıyamet ile birlikte başınıza gelecekleri seyrederek! Bu işin sadece mezardaki yanı… Daha sonraki aşamalarına hiç geçmeyeceğim. Arzu edenler çeşitli hadis kitaplarından bundan sonraki devreleri ve buralarda karşılaşacakları şeyleri öğrenebilirler.

Demek ki, insan, Dünya’da yapacağı çalışmalar ile yarın karşılaşacaklarını oluşturacaktır!

Ya, bu gerçeği göz önüne alarak bilinçli bir şekilde dünya hayatımızı değerlendirecek ve ona göre, düşünce sistemimize, yaşantımıza yön vereceğiz; ya da bütün bunları bir yana koyarak, dünya zevk ve acıları içinde ömrümüzü tüketeceğiz…

Buna da sebep olacak şey, sadece Hz. Muhammed’in açıkladığını, “ALLÂH” adıyla işaret ettiğini anlamamış olmamızdır!

Şayet, samimi olarak ölüm ötesi yaşama kendimizi hazırla­mak istiyorsak işe “ALLÂH”tan başlamak, önce “ALLÂH” kavramının ne olduğunu fark etmek ve öğrenmek zorundayız!

Genelde, hayal edilen TANRI’ya “ALLÂH” adını verme hâli, bütün yanlış davranışlarımızın temelini meydana getirmektedir.

“Hevâsını (içgüdüsel dürtülerini – bedenselliğini – kuruntuladığını) Tanrı edineni gördün mü?..” (25.Furkan: 43)

Taklit yollu TANRI kabulü, tüm din anlayışımızın temelini teşkil edince, çok zaman inkâra veya isyana uzanan bâtıl bir din anlayışı içine düşmekte ve neticede de her şeye boş vermekte­yiz.

Oysa, “ALLÂH”ın “AHAD” oluşunun mânâsını anlaya­bilsek, gökte bir TANRI olmadığını kavrayabilsek, herkesin kendi amellerinin karşılığına ulaşacağını idrak etsek, bütün yaşamımız değişecektir!

“ALLÂH”ın “AHAD” oluşundan ve bunun getireceği sonuçlardan söz etmeye çalıştığımız bu kitapçığımıza son vermeden önce kısaca bir konuya daha değinmek istiyorum.