İNSAN VE SIRLARI 1

Ahmed Hulûsi

Allâh, insanı yaratmıştır!..

“DEHR’DE İNSANIN ANILMADIĞI BİR SÜREÇ YOK MUYDU?” (76.İnsan: 1)

İnsanın yaratılmasından mânâ; Esmâ âleminin mânâlarının, terkibiyet hükmüyle, Allâh’ın kendi kendini seyri olmasıdır! Bunu daha iyi anlamak için yeniden meseleye, Zât, Sıfat yönlerini de ele alarak bakalım…

Zâtı itibarıyla, yani mahiyeti itibarıyla, söz edilmesi veya fikir yoluyla yaklaşılması mümkün değil!.. Var olması zorunlu! Yokluğundan söz edilemez!.. Zâtı itibarıyla!.. Niye? Çünkü belli bir benliği söz konusudur!.. Benliği olan, yani kendini bilme hâlinde olan her varlığın, mutlaka bir Zâtı vardır… Zâtı, o şeyin varlığını teşkil eder!.. Hakikati, özü mânâsınadır!.. Bir şeyin hakikati, özü, varlığı olmazsa kendi kendini nasıl bilebilir?..

Bu yön itibarıyla, Zâtının varlığı zorunludur!.. Ama bu zorunlu olan Zâtının mahiyeti hakkında, herhangi bir yaklaşımda bulunabilmek muhaldir.

Çünkü yaklaşım yapacak şey, sonradan yaratılan sonradan meydana gelen bir şeydir… Sonradan meydana gelen bir şeyle, Zâta yaklaşabilmek muhaldir!..

Sıfat mertebesi dediğimiz mertebede “kendini bilen bir varlık” kastedilir. Kendi varlığının var olduğunu, kendisinin olmaması diye bir şeyin söz konusu olamayacağını bilmesi hâlidir!..

Kendisinin var olduğunu bilmesi onun “Hayat” sıfatıdır. Kendisinin var olduğunu bilmesi, kendisinde, “ben varım” mânâsının hâsıl olması ki; bu bizim avamî mânâda kastettiğimiz şekilde değil… Yani, hiçbir zaman bir insan kendi kendine “ben varım” demez!.. Ama kendinin varlığını bilir. İşte bu kendi varlığını biliş hâli, “varım” diyebilmesi evvela varlığı, onun hayat cevherine sahip olması, hayatta olması yönüdür ki, bu da “Hayat sıfatı”dır.

Bu var olduğunu biliş hâli; kendisinin var olduğunu ve ne olduğunu bilmesi hâli, “İlim” sıfatı ile tarif edilmiştir!

Bu varoluşunu bilişinin devamı olarak; her var olan ve kendini bilen varlığın, arzusu ve iradesi, dilemesi söz konusudur. Dilemesi yani o şeyi irade etmesi demektir ki, öncesinde “irade” sıfatı yani “MÜRİYD” isminin mânâsı ortaya çıkar.

Bu iradesini, yani arzusunu, isteğini tahakkuk ettirme, “kudreti” zaruri kılar. Kudret olmazsa, irade tahakkuk etmez. Tahakkuk etmeyen bir irade de eksik ve noksan kalır. Eksik ve noksanlık söz konusu olamayacağına göre, iradenin tabii sonucu olarak “kudret” sıfatı ortaya çıkar.

Kendini tafsili ile bilmesi “Semi” ve “Basıyr” sıfatlarının kaynağını teşkil eder! Kendini bilişinin sonucu olarak bu vukufiyeti, bunun tafsilâtının müşahedesi “Keliym” oluşudur. Bütün bunların sonunda, bir de “Tekvin”yani meydana getirme; yani kâinatı meydana getirme denilen hâl, sıfat söz konusudur.

İşte bu sıfatlarla yani bu vasıflarla kendini bilmesi hâli Sıfat mertebesini teşkil eder. Bu Sıfat mertebesi dediğimiz, kendini bilme hâlinin tabii sonucu olarak; bu varlığın kendindeki çeşitli mânâları müşahede etmesi oluşur.

Bu mânâlar bir kısmıyla, kendini müşahede yönüyle; bir kısmıyla da, kendindeki özellikleri ortaya koyma, onları seyretme hâliyledir.

Kendinde görmeyi murat ettiği mânâları, tarif etme, kendini tanımlama sadedinde olanlara, “Hakk’a ait isimler”; özelliklerini, mânâlarını, terkipler hâlinde seyretme sadedinde olan isimlere de “Halka ait isimler”denir!.. Halk kelimesinin mânâsını meydana getiren isimler, demektir!.. Mesela “Rezzâk” ismi, halkın varlığını gerektirir… Halkı zaruri kılar! Çünkü rızk verilecek bir varlık olmazsa, rezzâklık, rızk vericilik söz konusu olmaz! Öyleyse bir varlık olacak, rızka ihtiyacı olacak, ki rezzâklık yani rızk vericilik mânâsı ortaya çıksın. Bunun gibi!

Bütün isimlerin mânâlarının müşahedesi ortamı Efâl âlemidir. Fiiller âlemidir!..

Bu dört âlemi birbirinden ayrı ayrı düşünmek, en büyük gaflet ve hata olur! Perdelenme olur! Hicap olur!..

“Kâinat” ismi altında Zâtından başka bir varlık yoktur!.. Kâinatın ardında, özünde, zâhirinde veya bâtınında, Zâtından gayrı bir varlık yoktur!.. Kısacası, kâinatın hüviyeti O’dur! Kâinatın benliği, O’na aittir!.. O’na ait mânâlar, değişik terkipler şeklinde, değişik isimler olarak, kesret dediğimiz görüntüyü meydana getirir!

Kesret; ilâhî isimlerin mânâlarının değişik terkiplerle aşikâre çıkmasından başka bir şey değildir!.. Ve bu terkiplere göre seyredilen âlem, fiiller âlemi dediğimiz, Efâl âlemi dediğimiz âlemdir!.. Kısacası, fiiller âlemidenilen âlem, ilâhî isimlerin mânâlarının, terkipler şeklinde, bir terkibin diğer terkibe bakışından başka bir şey değildir!.. Bu açıdan bakarsan, ortada Efâl âlemi diye bir âlemin olmadığını da müşahede edersin!.. Bu defa bakarsın ki, fiil dediğin şeyler, aslında fiil olmayıp, terkibiyet hükümlerinin ortaya çıkışıdır! Ama sen buna, fiil diyebilirsin, “fiiller âlemi” de diyebilirsin! Ama fiil veya fiiller âlemi diye kastettiğin şey, ilâhî isimlerin terkibiyet hâliyle ortaya çıkışından başka bir şey değildir!

Evet, şimdi de Esmâ âlemi denilen Efâl âleminin de kaynağını meydana getiren ilâhî isimler üzerinde biraz duralım ve isimlerden çeşitli uyumlu ve zıt mânâların nasıl oluştuğunu görelim…