SİSTEMİN SESLENİŞİ 1

Ahmed Hulûsi

Bugün, bize çok acı da gelecek olsa, iki gerçek üzerinde durmak istiyorum…

Ben yaşarken de olsa, ölümümden sonra da olsa, bunlar benim kesin olarak doğru bildiklerimdir.

1986 senesinde “İNSAN VE SIRLARI” kitabımda yazdığım, bugün bazı detaylarına girdiğim bu gerçekler, sistemin evrensel gerçekleridir.

Lütfen bunları iyi bilin ve arzu ederseniz yaşamınızın en değerli kıstasları olarak değerlendirin.

Yaşamının önde gelen değerleri para ve cinsellik olan kişilerin, “HOBİ” kabilinden tasavvufla da ilgilenerek vicdanlarını güya rahatlatma yolunu seçmeleri, hiçbir zaman onları aradıkları hedefe ulaştırmayacaktır!.. Sadece kendilerini; ve belki de bilgi birikimleri dolayısıyla çevrelerindekini aldatacaklar; ve bunun vebalini omuzlayacaklardır.

Dostlarım…

Mevlâna Celâleddin hikâye eder…

Bir gün Musa (aleyhisselâm) yolda giderken, ilerde bir koyun sürüsü ve ağacın altına uzanmış bir çoban görür… Yaklaşır ağacın altına doğru… Bakar çoban konuşuyor kendi kendine… Kulak verir…

− Ey ULU TANRIM!.. Sen ne güzelsin!.. Ne olur şimdi buraya gelseydin de, seni kucağıma yatırıp BİTLERİNİ AYIKLASAYDIM!.. Tırnaklarını kesseydim… Saçlarını okşayıp sana koyunlarımın sütünden içirseydim… Aklayıp, paklayıp tertemiz etseydim…

Sen ne güzelsin, ne iyisin, ne âdilsin!.. Sen olmasaydın nasıl bu dünya ayakta dururdu! Sen bizi seyrediyorsun… Yaptıklarımızı görüyorsun! Yarın senin huzuruna geleceğiz… Ne olur bizim kusurlarımızı görmezden gel; yaptıklarımızı bağışla!

TANRIM… Ne olur yanlış yaparsam beni cehennemine atma! Beni cennetine sok! Ben seni çok seviyorum ama bir türlü göremiyorum… Ne zaman seni göreceğim acaba?..

Tanrım, bütün arzum senin yanına gelip seninle olmak! Sana yaranmak için her istediğini yapmaya hazırım… Bazı emirlerini tutamıyorsam, beni bağışla ne olursun!..

Firavun’a tanrılık davasındaki yanlışından vazgeçmesi için uğraş veren Musa (aleyhisselâm)’ın başı çobanlarla da derde girmekten kurtulmamış sizin anlayacağınız…

Ne mi olmuş o çobana?..

O şimdi…

Şeyh efendi, tekkede!..

Hoca efendi, camide!..

Sayın Hocam, üniversitede!..

Musa (aleyhisselâm)’dan söz açılmışken devam edelim…

Firavun, eski kaynaklardan gelen gerçek bilgilere dayanarak TANRI’nın var olmadığını idrak etmiş olan kendinden öncekiler gibi; sadece kendisinin tanrısal gücüne inanıyordu… “Allâh” ismiyle işaret edilenin ne olduğunu idrak edememenin yetersizliği dolayısıyla…

“MÜLHİME” bilinci içindeydi FİRAVUN!

Kendisini “Hak” görüyordu, karşısındakileri ise “yok”!

Çevresindekiler onun kullarıydı!.. Elpençe divan dururlardı önünde hep!

Kullarının hiçbir değeri yoktu onun indînde!

Onlara hakaret eder; küfreder; her bahaneyle aşağılardı!

Kullara yalan söylemesi, mübahtı onun!..

Kullarının dedikodusunu yapıp diğerlerine onları çekiştirmesi, mübahtı!..

Kendisine pâye verenlere, saygı gösterenlere mertebeler dağıtır; en ufak saygısızlık gösterenleri sapıtmışlıkla itham edip, aşağıların aşağısına sokardı…

O dilediğini yapardı…

Çünkü Firavundu o!

Yalnızca kendisi en büyüktü…

Tüm bilgisini borçlu olduğu efsanevî mısır kitaplığı bile onun için bir değer ifade etmezdi artık ona!..

En büyük kendisi idi!..

Kullarının tek ibadeti, kendisine tapınmaları ve saygı göstermeleri olmalıydı…

Ne namazı; zikir bile yaptırmazdı kullarına!..

Yalnızca kendisi!

Kulları olmadan kendisinin bir şey ifade etmeyeceğini bildiğinden, yalnız kalmayı ve yaşamayı hiç sevmez ve katlanamazdı!

Kendisine tapınanlara bildiklerinin bazılarını aktarır ve onların da kendisinin olmadığı yerlerde tanrılık taslayarak tatmin olmalarına müsaade ederdi…

Yanındaki bazı kulları bilgisayar olmuşlardı âdeta!

İlim, kuru bilgide kalmış; yaşam para kazanıp, bilgiyle çevreye üstünlük taslama yarışına dönmüştü!

Yalan mübahtı!.. Dedikodu mübahtı!.. Gıybet mübahtı!.. Haram diye bir şey kalmamıştı artık!.. Herkes yanlızca diğerlerinden bir şeyler almak ve nasıl olursa olsun işini kotarmak için yaşar olmuştu!..

İlim ayağa düşmüş; maddi veya manevî çıkar sağlama sermayesi olmuştu!

Musa (aleyhisselâm) gerçekleri açıklayıp, insanları uyarınca, onların üzerine saldırmaya başladılar…

Musa, ilmin gereğini yaşayanlarıyla Mülhime denizinde geçip giderken; Firavun da kendi kullarıyla Mülhime denizinde yürüyemeye kalktı!

Musa geçti!.. İnananları da…

Firavuna tâbi olanlar ise Mülhime denizinde, -pardon Kızıl Deniz’de- boğulup helâk oldular!

Ne senin yapmadıklarının hesabı bana sorulacak… Ne de, benim yediğim elmanın vebali sana!.. Senin yaptıkların beni ilgilendirmez; benim yaptıklarım da seni hiç ilgilendirmez!..

Sen yoluna… Ben yoluma… Herkes kendi yoluna!

Sana gerekli olan bilgileri yeteri kadarıyla ulaştırdım bugüne kadar! Yararlı buluyorsan, önce onları uygula, başkalarıyla uğraşmayı bırakıp bir yana!..

Sen bu Dünya’da, varsa öyle bir arzun, Allâh’a ermek için varsın! Başkalarının dedikodusuyla, gıybetiyle zamanını boşa harcaman, sana hüsrandan başka bir şey getirmeyecektir!

Zikrin Dünya’daki en önemli ve değerli şey olduğunu açıklamak için “DUA ve ZİKİR” kitabını yazdım, ilmim kadarıyla… Hâlâ zikrin önemini ve değerini anlamıyorsan, sana söylenecek hiçbir şey yok!

Zikir yapan her kişinin beyninde oluşan hassasiyet dolayısıyla, cinlerle farkında olarak veya olmayarak iletişim kurulabileceğini; cinlerin insanları mülhime idrakı için FİRAVUNLAŞTIRACAĞINI belirterek KORUNMA dualarına mutlaka devam edilmesi zorunluluğunu yazdım…  Ama senin ilmin daha fazla, ve benim bilmediklerimi biliyorsan; elbette ki bunlara ihtiyacın olmayabilir…

Bir anlayışı kıt diyor ki:

− Ben sana inandım, güvendim; korunma duasına ihtiyacım yok!..

Anlayamıyor ki, aldığın ilaç senin virüsüne şifa olur; ilaç almaksızın doktora güvenmen değil!

Sahabe, Allâh Rasûlü’ne güvenmiyor muydu ki, onun öğrettiği dua ve âyetlere devam ediyorlardı?..

Anlayışı sınırlılar…

Anlayışı kıtlar…

Nasipsizler…

“Salât”ı ikame edemeseler dahi, “namaz”ın kılınmasının beyinde oluşturacağı nûraniyetin-enerjinin bilincinde olamazlar; ve onu terk ederler!.. Getirisinden ebeden mahrum kalırlar!

Tefekkürî zikrin ne olduğunu idrak edemeseler dahi, Esmâ zikrinin beynin gelişmesindeki rolünü kavrayamayan basîretsizler, üniversite okumayacağım ki aritmetiği niye öğreneyim anlayışıyla zikri terk ederler!

İLİM MEKRİNE UĞRAMIŞLAR, tasavvuf bilgisayarı hâline gelmenin kendilerini nasıl Firavunlaştırdığının farkına varamazlar “korunma” dualarına devam etmedikleri için!..

Turistik umre seyahatleriyle gösteriş, eğlence veya vicdan tatmini arayanlar hüsrana uğradıklarını anladıkları zaman hem kendileri hem de kulları için iş işten geçmiş olacaktır!

Dostlarım…

Kim size…

Namazın gereksiz olduğunu söylüyorsa…

Zikrin yapılmamasını, yararsız olduğunu söylüyorsa…

“Korunma dualarına” devam etmekten sizi caydırıyorsa…

Yalan söylüyorsa…

İnsanların arkasından konuşuyor; insanları birbirine çekiştirerek aralarını açıyorsa…

Gıybet yapıyorsa…

İnsanlara hitap ederken onları tehdit ediyorsa kendisinde bir mertebe vehmederek…

O kişiden kesinlikle uzak durun; isterse benim soframın müdavimi olsun!.. İsa (aleyhisselâm)’a ihanet eden de onun sofrasındaydı, bunu unutmayın!

Benim yayınladıklarıma ters düşeni savunan bizden olamaz!

Mukallitin muhakkikler sofrasında yeri olmayacaktır âhirette!

Hayalindeki “TANRI” kavramından kurtulamayıp; “ALLÂH” adıyla işaret edileni kavrayamayanlar, sistemi anlayamadıkları için, insanların yaptıklarının karşılığını almayacaklarını sanırlar; ve olayı gene farkında olmadan ÖTEDEKİNE atarlar!

Oysa herkes kendi yaptıklarının sonuçlarına katlanacaktır!

Dostum…

Sana ilim geldikten sonra hâlâ ilmin dışındaki vehim ve hayalinden kaynaklanan kendi göresel doğrularına tâbi olursan, bil ki bunun vebali çok ağır olacak ve bunun faturasını ödeyemeyecek; kendine geleceği cehennem edeceksin!

İnsanlar her zaman hata yapabilir… Tâbi olursanız insanlara, onların hatasını da paylaşmak zorunda kalırsınız…

Siz bana kalırsa, yalnızca Allâh Rasûlü Hz. Muhammed Mustafa (aleyhisselâm)’a ve O’nun getirdiği ilme tâbi olunuz; bizim gibi bir fâniye tâbi olmak yerine… Kendi yolunuzu bu ilim doğrultusunda kendiniz çiziniz ve sonuçlarına da katlanınız, kimseyi suçlamadan!

Allâh hepimizi firavunlaşmış şeyhlerden korusun; Hz. Muhammed’in yolundan ayırmasın!

 

25.1.1999
Manhattan – NY