OKYANUS ÖTESİNDEN

Ahmed Hulûsi

Soru

− Sonsuz sınırsız TEK; hükmüyle AN içinde var ettiği sonsuz sınırsız âlemlerinden birinde insan adı ardında, kendi Esmâ ve Sıfatlarını terkibiyetler hâlinde seyretmede (kayıtlanmadan)… Ve “Hiçbir şeyde izhar olmadım insanda olduğum kadar”, “İnsanı kendi sûretim üzere yarattım” kelâmıyla da insandaki halife özelliğine işaret etmektedir.

Ne var ki yoktan var olan bu ayna, içinde yaşadığı boyut itibarıyla, bu özelliğini izhar edememekte… Özündekini bulamamanın sıkıntısıyla da takdirdeki olaylar karşısında azap çekmede ve olayları sebebe bağlayarak, sebepler girdabında boğulup gitmede, arınmamışlığı dolayısıyla izhar ettiği tüm düşünce ve fiillerin gerek enfüsî gerek âfakî sistem gereği karşılığını aldığı zaman da isyan etmede. Takdir edenle takdir olunan ve takdir, tek varlığın çeşitli algılanışından başka bir şey değildir diye düşünüyorum.

Üstad

− Teşekkür ederim…

E… dünkü yazını metinden okudum… Bu arada cevaplanmamış birkaç soru ile karşılaştım…

Şimdi dün soru sorup da cevap alamayan arkadaşlar, beni bağışlasınlar ve yeniden yazsınlar… lütfen…

Soru:

− “Ezanı işitene cuma namazı farzdır…” hadisini nasıl anlamalıyız?.. Teşekkür ederim…

Üstad

− Aynen okuduğun gibi… Zâhiren Cuma namazını işitip de gitmeyen farzı ihlâl etmiş olur…

Soru

− Azrâil kapıyı açık bulamazsa dönüyor mu Üstadım?

Üstad

− Cebrâil kapıyı açık bulmazsa döner!..

Soru

− Enfüste belli bir kemâlât, bir idrak oluşmasına rağmen, âfakta yaşayamama hâlini nasıl izah edebiliriz. Yaşam, idrakin tezahürü değil mi?..

İblis, “Bima ağveyteni” derken, öteye mi atıyor?..

Üstad

− Enfüste oluştuğunu söylediğin şey kemâlât değil, bilgidir!.. Eğer kemâlât olsa sonucu zaten otomatikman yaşanır… İlm-el ve Ayn-el yakîn ile HAKK-el yakîn arasındaki fark da buradadır zaten!..

Soru

− Üstadım… “124 bin Nebi vardır. Bunların 313’ü Rasûldür…” hadisince, “Dua ve Zikir”de geçen, “ala Muhammedin ve Ademe ve Nuhın ve İbrahiyme ve Musa ve İsa…” diye bahsedilen Nebilerin, 313 Rasûlden ayıran özellikleri nedir?

Üstad

− Kimi Nebidir, Rasûl değildir; kimi de Rasûldür, Nebi değildir… Bazıları hem Rasûldür, hem Nebi… Bazıları da bizler gibi ne Rasûldür, ne Nebi… Aksesuar!..

Nebi; dini yani sistemi anlatarak,insanların ölüm ötesi gerçeklere hazırlanması için görev almış kişidir.

Rasûl ise; velâyet hakikatinden gelen, varlığın hakikati ilmine elçilik yapan zâttır.

Soru

− Nefs boyutunda Nefs Tek’tir… Buyurulurken, diğer yerde de 7’ler için; “7 ayrı Nefs, Tek bilinç” tanımlaması yapılıyor… İzah eder misiniz?.. 

Üstad

− Yedi ayrı nefs kelimesindeki görüntüdeki kişi anlamına kullanılmıştır… Öz benlik anlamında değil…

Soru

− Her an var olup yok olma ile yaptıklarımızın sonucunu görme arasında nasıl bir ilişki var?..

− Üstadım… Dün size sorduğu “Neyi Okudu” kitabındaki − “Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh” ifadesinin mânâsı dahi Rahıym’dendir cümlesini biraz açıp, bu ismin “Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh” ile ilişkisini söyleyebilir misiniz?

Üstad

− “…illâ Billâh” uyarısındaki anlam, Rahiym isminin işaret ettiği özellikten açığa çıkmaktadır bizlerde!..

“…İllâ Billâh”taki anlamın gereğini açığa çıkaran kimse, Rahıym isminin işaret ettiği mânâdan kuvvet almıştır demektir bu!..

Soru

− Rasûlullâh Efendimiz s.a.v. mi’râca çıktığı zaman “Dur ya Muhammed, Rabbin namazdadır” hadîs-î şerîfini biraz açar mısınız, teşekkürler…

− Dünya’nın ikizi diğer planet ikizlerinden hangi mânâ olarak algılanır?

Üstad

− Dostlar bu oturumlarımıza bir isim koymaya karar verdim ve isim olarak da şunu düşünüyorum:

“TAKLİTTEN TAHKİKE veya GERÇEĞİNE… Hangisini tercih ederseniz onu yazıp enterler misiniz?..

Cevaplar

15 kişi “Taklitten Gerçeğine”, 17 kişi ise “Taklitten Tahkike” cevabını verir…

Üstad

− Kaç kaç oldu sayan var mı?

− Tahkike kelimesi ile gerçeğine arasında ne gibi bir anlam farkı var… Dil bilenlere soruyorum..?

Cevaplar

− Tahkikte araştırma da var.

− Tahkik: İncelemek; iç yüzünü araştırmak…

− Tahkik: araştırmak, gerçek: var olan ve kısmetse tahkikte bulunan hakikat.

− Fransızca’da Tahkik Etme: Rechercher; Gerçek: Realite olarak belirleniyor.

− Tahkik; araştırarak gerçeğine ulaşmaktır.Bu yönüyle onu seçtik.

− Tahkik: soruşturarak gerçekleme…

− Tahkik; gerçekleştirmek demektir, sözlük olarak…

− Tahkik kelimesinde, araştırma ve doğruluğunu inceleme vardır. Ama her araştıran gerçeğe eremez…

− Tahkik: araştırma,yaşama (tahakkuk ettirme), hakikat anlamlarını ihtiva ediyor, sanıyorum Üstadım…

− TAHKİK: Hakikati arama!

− Tahkik: Doğru olup olmadığını araştırarak gerçeği meydana çıkarmak.

− Araştırarak, hakikate doğruya ulaşmak…

− “TAKLİTTEN TAHKİKE” ifadesi amacımıza daha uygun düşüyor… kanaatindeyim..

− Tahkik: Hakikatine ererek gerçekleştirmek…

− Tahkik yaşanılması, gerçek yaşanılan… 

− Taklit eden gerçeği bilebilir ama tahkik eden taklit edene gerçeği bilgi olarak verir, gerçekle kayıtlı olmaksızın…

− Tahkik; gerçeği araştırma… Gerçek; hakikat yani hedef…

− Tahkik: idrak ederek uygulamaktır…

− Tahkik kelimesi, kullanımı bakımından eskinin tekrarını çağrıştırırken “GERÇEĞİNE” daha güncel ve vurgulu…

− Meydan Larousse “Gerçek” için şöyle diyor: Tam anlamıyla var olan, bir olgu niteliğiyle mevcut bulunan, varlığı yadsınamayan.

− Araştırma sonucu gerçeğe ulaşamayabilirsiniz; Gerçek, kaynaktan vuku bulursa, hedefe ulaşılır…

− Tabanı hissetmeyle başlayan hakikat yaşamıdır.

− Tahkiki, Tetkik anlamında almak gerçeği ifade etmemektedir…

Üstad

− Şu ana kadar en doğru cevap ….’in…

Araştırma, soruşturma, inceleme yoluyla gerçeğe ermek demektir tahkik!.. Gerçek, ise hakikat anlamında kullanılır…

Bizim yaptığımız iş, TAKLİTinden arınıp hakikate ermek için gereken fikrî mücadele değil midir?..

Cevaplar

− Gerçek, sabit olan hakikattir. Tahkik ise gerçeğin hayata uygulanmasıdır.

− Tahkikin sonu tahakkukdur, diye düşünüyorum.

− Tahkik, yaşamı oluşturacak idrak kapasitesini oluşturmaktır…

− “Gerçek” sözcüğü, “hakikat”i ifade edememektedir, kanaatindeyim..

− Bütün uğraşımız taklitten kaçmak!

− İlim müminin yitiğidir, GÖRDÜ MÜ alsa iyi olur!..

Üstad

− Bulunduğu yere hiç bakmam; hemen alırım!.. İsterse bizim gibi çamurda olsun!

Cevap

− Estağfirullâh Üstadım… Doğru izafîdir.

Üstad

− Gerçekleri kabullenmek çok çok zordur! Allâh hazmını versin!

Soru

− İnceleme, araştırma, sorma, soruşturma ve teslimiyetten oluşan bir formül, Gerçeğin idrakına giden yolu açar kanısındayız.

Üstad

− P… baştakiler iyi de sonuncunun yerini anlayamadım orada (teslimiyet)…

Cevap

− Bizim Üstadımız var; araştırma, soruşturma bize yakışmaz… Biz şanslıyız… Nankör değil!

Üstad

− Hazır yemek ve taklit de size yakışmaz!..

Cevaplar

− Teşekkürler Üstadım…

− Gerçek=doğru. Tahkik=araştırmak

− Akılla çözülemeyenin teslimiyetle kabul edilmesi gerektiğini kastettik.

− Tahkik bâtıldan uzaklaştırır, Aşk ile teslim olursun…

− Gerçek, tahkikin götürecegi yerdir. Ki öyle bir yer de yoktur. 

Üstad

− …. biraz daha açıklar mısın?

Cevap

− Her şey izafî, tahkikimiz de varsayımlara dayalı, böylece gerçeğimiz de izafî olur düşüncesindeyim…

Üstad

− Yani? Gerçek yoktur; gerçeklerİMİZ vardır mı demek istiyorsun?

Cevaplar

− Evet…

− Gerçek, her an yeni bir şandadır…

− “Gerçek” sözcüğü sınırsız sonsuz İlim içinde bir sınır getiriyor diye düşünüyoruz Üstadım…

− TEK bir mutlak vardır. O da mutlak diye bir şey olmadığıdır…

− Chat topluluğumuzun zihinsel ortalaması, gerçek eşiğimizi oluşturmakta, Ârif olan da bu olguya icabet etmektedir… MAALESEF!

− Taklitten Gerçeğine.

− Sonsuz süreç içinde her boyutun farklı gerçeği olduğundan, sonsuza uzanan araştırmada ne kadar nasip varsa o seviyenin hakikatine ulaşılır dersek yanlış mı olur Üstadım?..

Üstad

− Herkesin gerçeği, onun idrakının eriştiği kadarıdır!..

Soru

− Hz. Rasûlullâh’ın Mi’râcı sırasında Hz. Musa ile aralarında namaz rekâtlarının 50’den 5’e indirilmesi konusundaki diyaloğun bâtınî anlamı nedir?..

Üstad

− Hazreti Rasûlullâh Mi’râcta yaşadığı hakikatin bütün kendisine inananlarca yaşanmasını arzuladı… Müminlerle paylaşmak istedi…

Mi’râcta yaşadıklarını onlarla paylaşmak için de namazın onlara farz kılınması gerekliydi…

Ne var ki, O’nun bu çok büyük paylaşım arzusunun kaynaklandığı insanın hakikatini görme tespiti; insanın fıtrat, istidat ve kabiliyeti yönünden O’nu perdeledi…

İnsanlara olan bu sevgisi sebebiyle… Onlara namazı olabildiğince fazla yaşatmayı düşünürken; Musa Aleyhisselâm, insanlar hakkında yaşadığı tecrübeye dayanarak; insanların büyük çoğunluğunun bu olayı kaldıramayacağı gerçeğini O’na hatırlatmak istedi…

İşte bu hatırlatma, Rasûlullâh’ın müminlere olan teklifinde, “Senin isteğin Allâh’ın isteğidir” açısından, namazın 5 vakte kadar indirilmesine sebep oldu…

Özetle böyle; benim bilebildiğim kadarıyla demek istiyorum…

Soru

− Mi’râcta yaşananlar tahkik midir?.. Yoksa tahkikin daha ötesinde bir şey mi?.. Rasûlullâh’ın Mi’râcı…

Üstad

− Tahkikin tahakkuku!..

Soru

− Tahakkuk, Mutmainne ve Radiye çizgisi değil midir?..

Üstad

− Tahakkukun en alt sınırı MARDİYE NEFS’tir… bildiğim kadarıyla…

Soru

− Üstadım, merak ettiğim konu, Rasûlullâh Efendimiz namaz kılmadan Mi’râca çıkmışken bizler neden namaz kılıyoruz?..

Üstad

− 1. Rasûlullâh’ın Mi’râcı namazından önce gelir… Nüzûl yollu yaratıldıkları için…

2. Rasûlullâh Mi’râctan önce de namaz kılıyordu… Namaz, Nübüvvet görevinden az sonra başlamıştı… 5 Vakit namaza dönüşü Mi’râctan sonra oldu…

Soru

− Hz. Muhammed’in isteği Allâh’ın isteği iken, niye Mi’râc yaygın biçimde yaşanmıyor?..

Üstad

− Allâh’ın Muhammed Aleyhisselâm’dan isteği o iken, Ulûhiyetinin isteği de oluşmakta olandı!..

Elbette ki Ulûhiyetinin isteği kesin yerine gelecek olandır!.. Anlatabildim mi?

Soru

− Tahkikin tahakkuku, tasarruf mudur?..

Üstad

− Evet…Tarikata girip şeyhe bağlanma ilgili bir soru vardı, şimdi cevabını veriyorum…

“Tarikata girip şeyhe bağlanma” denen olay, bugünkü uygulamada görülen taklitçi zihniyet uygulaması değildir!.. “Şeyhe bağlanmak” demek şudur:

Orijinal adı şeyhin, “mürşid”dir… Bu kelimenin anlamı ise, “aydınlatan” demektir!.. Aydınlanma ise, asla taklit ile olmayıp, yalnızca tahkik ile gerçekleşir…

“Kişinin bir mürşide bağlanması” demek, o kişinin kendisini aydınlatacak bir fâniyi bulup, onun kendisine tutacağı ilim ışığına perdesini kapatmaması demektir… “Mürşide bağlanmak”, ilme bağlanmaktır, orijinal anlamıyla; ki ilmin elde edilmesi de ancak, araştırma, soruşturma, hakikati arayıp bulma şeklinde gerçekleşir…

Bugünkü tarikat uygulamalarıyla, gerçek mürşid-tâlip uygulamasının, isim benzerliğinden başka uyar tarafı yoktur kanaatime göre!..

Teslimiyet, körü körüne denileni yap diye anlaşılıyor ki günümüzde, bana göre bu anlayış da yanlıştır… İnsan beynini, aklını, en geniş şekilde kullanarak ancak hedefine varabilir…

“Teslimiyet” demek; kişinin kendisini İLME, İRFANA teslim etmesi demektir… Ayakkabı boyayıp, havlu tutmak demek değil; anlayışındayım… Bilmem yeterince açıklayabildim mi?..

Cevap

− Kesinlikle, teşekkürler…

Soru

− Terâvih namazına ilgi artınca, Efendimiz: “Farz olmasından korktum…” diyerek menediyor… Bu da Ulûhiyetle ilgili mi, yoksa başka bir şey mi?..

Üstad

− Evet…

Soru

− Rasûlullâh’ın Mi’râcta Sidre-i Münteha’yı geçtikten sonra kalemlerin hışırtılarını duyması, Ebu Bekr’in sesi, ve Rabbini âfak ve enfüste müşahedesi, Efâl içindeki oluşumlar mıdır?

Üstad

− Bunlar bazı sembollerle anlatılmak istenen bir olaydır… Şimdilik bu konuda açıklama yapmam mümkün değil…

Soru

− “Evrensel Sırlar” isimli kitabınız… “Anlatılanlar… İyisi mi uykuda kendi kendine yerleşsin hepsi yerli yerine”… Uykuda yerleşme sistemi nasıl oluyor?..

Üstad

− En sinirli veya üzüntülü anında derin bir uyku çekersen, uyandığında pek çok şeyin yerli yerine oturduğunu görürsün… İşte öyle bir şey…

Hepinize iyi geceler…