OKYANUS ÖTESİNDEN

Ahmed Hulûsi

Üstad

− Evet sorularınız var mı?..

Soru

− Allâh’ın indînde, ilminde her şey “Dehr” anında olup bitmiştir. Ancak, tüm birimlerin terkibiyetleri gereği ortaya koyacakları ve Allâh’ca malûm olan fiilleri, O’nun her an yeni bir şanda olarak dilediği doğrultuda gerçekleşmesi durumunu, el’an kemâkan bize göre genişletilmiş zaman boyutunda yaşadığımız ve bizce malûm olmadığı için değerlendirmelerimizi yaparken sebep-sonuç ilişkisi kuruyoruz… diye düşünüyorum, Üstadım.

− Evvel ve Âhir “O”, Ezel=An olduğuna göre, sorunuzun cevabını “Beynine hükmedemeyen kaderine tâbi olur” ile anlamaya çalışıyorum… Üstadım.

− “Evren” diye algıladığımız, “Rahmân” isminin açılımındaki oluşumlar mıdır?

Üstad

− Rahmâniyet sıfatının ihtiva ettiği Esmâ’nın Rubûbiyet sıfatıyla açığa çıkmasının bir bölümüdür “Evren”…

Okyanusta bir kaşık su misali!..

Soru

− Rahıym isminin Rahmân’dan farkını açıklayabilir misiniz?

Üstad

− Rahmân ve Rahıym isimleri arasındaki fark “Hazreti Muhammed Neyi Okudu” ile “Temel Esaslar” kitabında geniş olarak açıklanıyor…

Soru

− Üstadım neler dua ile değişir, neler değişmez? Neden Allâhû Teâlâ çok sevdiği kullarının bile bazı dualarını kabul etmemiştir?..

Üstad

− Dua takdirdendir… Ancak ne şekilde ve ne zaman icabet olacağı da takdir sınırlarına dâhildir… Zaman kavramı ise bize GÖREdir… Bu sebeple, biz duam olmadı dersek de, o fıtrat ve istidadımız elveriyorsa, mutlaka olacaktır…Bu arada düşünün, duanıza icabet edecek olan nerededir?..

Soru

− İstidadımızın ve fıtratımızın elvermediği duayı etmemiz mümkün müdür?

Üstad

− Kabiliyetinden gelen bir şekilde etmen mümkün. Ayrıca, “Allâh istemedikçe siz isteyemezsiniz” âyetini hatırlayın…

Soru

− Kabiliyetinizden gelen bir şekilde ifadesini biraz açar mısınız?

Üstad

− İstidat ayrıdır; kabiliyet ayrıdır… Kişinin istidadı olur, kabiliyeti olmaz… Kabiliyeti olur, istidadı olmaz… İkisi de olabilir… İkisi de olmayabilir… Yani yöneldiği konuya demek istiyorum…

Şayet istidadı elvermediği hâlde, kabiliyetinin getirisiyle eğiliyorsa o konuya; bir süre sonra ondan vazgeçmesi mukadder demektir!..

Soru

− Hiçbir yorum ve kabul Allâh’ın AHADİYETİni gözardı edecek şekilde olmamalı… Çünkü mutlak olan Allâh’ın AHADİYETİDİR… Bu durumda gerçekte her şey bir HÜKÜMdür… Şuur ile şuurun hükmü arasında bir kopukluk, bir ayrılık ve bir zaman olur mu?.. Öyle ise ZÂT’ın ilmi dışında (ilmiNİN değil) hiçbir şey mevcut değildir… Yaşam da bu hükmün algılanışından ibaret bir bütünlüktür…

Üstad

− Teşekkürler… 

Soru

− Hz. Meryem’in Hz. İsa’ya hamile kalışı ile ilgili soru: Hz. Meryem’e gelen melek ne yapmıştır? Sperm görevi nasıl oluşmuştur izah eder misiniz?..

Üstad

− Meleklerin yolladığı impulsların, genetiği etkileme ve mutasyonlar oluşturma özelliği vardır… Bu boyuttaki bir gelişme ile Hz. Meryem’in hamile kaldığını düşünüyorum… Bir şekilde yaratan, başka bir şekilde de yaratabilir…

Soru

− Zikreden, zikredileni zikrederken yaptığı zikrin bile farkında olmayış hâlini nasıl değerlendirirsiniz?

Üstad

− Tüm varlık yazdığın zikri yapmaktadır… DİNLEYEBİLENE; OKUYABİLENE…

Soru

− Namazda okunan tahiyattaki Kelime-i Şehâdeti Mi’râcta kim söylemiştir?..

Üstad

− O bölüm sonradan ilavedir… Mi’râctakinde yoktur…

Soru

− Hz. Âli, “Görmediğim Allâh’a kulluk etmem” nüktesi ile neyi anlatmak istiyordu?

Üstad

− Kendisindeki enfüsî ve âfakî müşahedenin tam oluşunu… Dolayısıyla “Ayn-el yakîn” müşahede sahibi oluşunu!..

Soru

− Ezelde (dehr=sıfat boyutunda) takdir edilmiş olanın yıldızlar ve burçlar âlemi vasıtasıyla Efâl âlemindeki zuhuru, vehmin hükmü altında olan terkipsel birimler tarafından, “falanca şunu yaptı da başına şu belâ geldi” olarak algılanır… Tabiatımız nedeniyle, “belâ” veya “ceza” olarak algılanmakta olan oluşlar, takdirin sonucu olmakla beraber, o irade bu birimden çıktığı için, yaptıklarımızın sonucu olarak da değerlendirilebilir diye düşünüyorum Üstadım.

− İlham meleği ile vahiy meleği arasında ne gibi fark vardır..?

Üstad

− Aynıdır… Fark yoktur… Gelen kişiye göre biz “ilham” veya “vahiy” diye ayırırız… Gelen kişi Nebi ise “Vahiy” deriz; Velî ise “İlham”!.. Sâdık olması şartıyla… Sezgi ile ilhamı karıştırmamak gerekir…

Cevaplar

− Başımıza gelenleri, belâ, cezalandırma diye değerlendirmemiz tamamen terkipsel oluşumuza bağlı bir perdelilik durumu olduğundan, sistemin işleyişindeki çeşitli vesileleri gerçek nedenlermiş gibi algılıyoruz. Yaşadığımız her şey takdirdendir.

− Mevcut olan aklım benim kaderimdir, idraka dayalı bir şekilde astroloji ile ilgilenir, gereğini mevcut olan kapasitesi kadar yaşarım. Başımıza gelen belâdan, sizin geçen gün belirttiğiniz gibi hangi yönde bir arınma oluşturduğuna bakmalı.

Soru

− Üstadım, iman sahibinin ibadetlerinden namazın, belli vakitleri var… İkân sahibinin ubûdetinin namazında vakti söz konusu olur mu?..

Namazın mi’râc olabilmesi için kişinin öncelikle hayatında tekliği yaşaması mı gereklidir? Yoksa bunu yaşamadan direkt olarak namaz mi’râc olabilir mi?

Üstad

− Namazın ikamesi, ve Mi’râcın oluşması kişinin yaşantısıyla bütünleşmiştir… Normalde yaşayamadığını namazda da yaşayamaz… Namaz, Mi’râcın yaşanması içindir… Müşriğin yaptığı hiçbir ibadetin yararı olmayacağı Kurân’da ifade edilmiştir…

Tasavvuf çalışmalarının temeli; şirki hafîden kurtulup, başını nereye döndürsen, yani ne yöne bakış atsan TEK’liği görebilmek içindir…

Namazdan amaç, Allâh’ı görebilmektir!.. Ama körlere de namaz yasaklanmamıştır!.. Zira kör de olsa, sağır değildir hiç olmazsa!.. Namazı kılamayan; yani âfakta, karşısındakinde Allâh nûrunu göremeyenin yaptığı ibadet, kendine ZULÜMDÜR!..

Soru

− Tasavvufta geçen Hullet makâmı Hz. İbrahim’e mi aittir..?

Üstad

− O’nda sembolize olan fakat daha sonraki İnsan-ı Kâmil’lerde de açığa çıkan bir tecellidir… Asâleten O’na; verâseten de O’ndan sonra gelmiş olanlara aittir…

Soru

− İmam Gazâli: “Küllî aklın feyiz saçmasıyla VAHİY; Küllî Ruh’un feyiz saçmasıyla da İLHAM doğar”diyor… Ne demektir?..

Üstad

− Kişide küllî ilmin açığa çıkması yönüyle; fıtratındaki ilham alma yeteneğinin açıklaması…

Nebilerde açığa çıkan “Vahiy”, Akl-ı Küll boyutunun ilminin açığa çıkması; Rasûllerde velâyetleri kanalından Ruh-u Â’zâm’dan alınan ilmin adının “İlham” olmasıdır.

Sonuçta her ikisi de aynı Tek kaynaktan olmasına rağmen, birincisi zâhire dönük ilmin adı ve aracısı; ikincisi ise, bâtına dönük ilmin adı ve aracısıdır.

Soru

− Hz. Meryem’in başına gelen bu mutasyon, yaşanan tek vak’a mıdır? Değilse bu şerefe nail olmuş başka yaşantılar da var mı?.. Varsa, habersiz olabilirler mi? Teşekkür ederim…

Üstad

− Kurân’da yalnızca Hz. Meryem’den bahsediliyor… Ama yalnızca ona mahsustur diye bir sınırlamanın farkında değilim… Allâh’ın sınırlamadığı şeyi benim de sınırlama hakkım yoktur… Dolayısıyla bu konuda kesin bir şey diyemem…

Soru

− Şeytaniyet bir vasıf ise, “halife” de vasıfsızlık demekse; şeytanın Âdem’e secde etmemesini nasıl anlamalıyız?..

Üstad

− Şeytaniyet; gördüğü ile kayıtlamak ve kayıtlanmaktır… Hilâfet ise gördüğünü kayıtlamamak, sınırlamamak ve sınırsızlıktan nasip almaktır!..

Şeytan gördüğüyle kayıtlandı… Halife ise, her an sınırsız ve kayıtsız olanın ahlâkıyla ahlâklanmış olarak, halife olmuştur…

Soru

− Hakikat-i Ahmediyet makâmını izhar eden bir birimin ilmi ne yönlüdür?..

Üstad

− Hakikat-i Ahmediye izhar edilmez!.. Edilemez!..Yaşanır o mertebedeki Zâtlarca… 

Soru

− Rasûlullâh Efendimiz’in tebliğ ettiği dini inkâr ettiği hâlde, bir birimin antiçekim dalgaları almış olması sebebiyle cennete girmesi mümkün müdür? Bana değildir gibi geliyor, yanılıyor muyum?

Üstad

− Doğru ve isâbetli düşünüyorsun!..

Soru

− Madde kuantum boyutuna indirgendiğinde yerçekimi kanunu ispatlanabilir mi?.. Çünkü kütle ve yük ortadan kalkar… Alain Aspect deneyinin sonucu çıkar: Mekânsız iletişim ve sonuç beş duyunun algılayamadığı DEHR mi?..

Üstad

− Kuantsal boyutta olayı değerlendirdiğin zaman zaten madde kavramı olmaz, dolayısıyla yerçekimi kalkar… O boyut itibarıyla… Kuantsal boyutumuz itibarıyla hepimiz varlığımızı yitiririz… Ama gene de DEHR boyutu değildir bu kanaatime göre…

Soru

− Üstadım, başımıza gelecek olanların ve yaşadıklarımızın iyisi de kötüsü de takdirdendir bana göre. Muhakkak her olayın bir nedeni vardır. Bu nedeni oluşturan kim?

Üstad

− Bunlar Allâh’ın ilim ve iradesinin zuhura çıkmasıdır. O’ndan gayrısı olmadığına göre, her olanın TAKDİRİ ve TEZAHÜRÜ, O’na aittir.

Soru

− Rasûlullâh Efendimiz (a.s.)’ın “Beni gören Hakk’ı görmüştür” açıklaması ışığında düşünerek Rasûlullâh Aleyhisselâm’ın Ruh-u Â’zâm’ın mânâlarından sadece bir mânânın yeryüzünde açığa çıktığı mahal olmasını nasıl düşünelim açabilir misiniz?..

Üstad

− Hz. Muhammed Aleyhisselâm, BENİ derken, aslında beden boyutunu kastetmiyor… Kendisinde açığa çıkan Esmâ boyutuna işaret ediyor..!

Soru

− Düşündüklerim biraz uzunca… yazabilir miyim?

Üstad

− Evet… bekliyorum..?

Soru

− Anlayabildiğim kadarıyla, bir belâ ile karşılaşıldığında, “Bu ilâhî takdirdir” veya “Bu yaptığımın karşılığıdır” düşünceleri arasında yapılacak seçim son derece önemli…

Hangi bakış açısını seçmeliyiz ki, bu, bizi hakikati müşahededen uzak düşürmesin?..

ALLÂH isminin işaret ettiği mânâ hakkında bilgisi olan herkes biliyor ki, ALLÂH’ın takdiri dışında hiçbir iş meydana gelmez. Ancak burada çok ince bir noktaya işaret var…

Cevabımı Kurân’dan bir misalle vermek istiyorum.

Öncelikle, karşılaştığımız bir olayı “belâ” olarak nitelendirmek, o noktai hakikati müşahede edememekten kaynaklanır. Hakikati müşahede edememenin verdiği zorluktur, aslında karşılaşılan…

Dolayısıyla hakikati görememe durumu, “nefse zulüm” diye anlatılan hâli ifade eder. Böyle bir durumda bize yol gösteren Kur’ân işâreti: “Zulmeden ALLÂH değildir, onlar kendi nefislerine zulmettiler”dir.

İblis ve Âdem, cennetten kovulma hâdisesi sonrasında, bu işledikleri hakkında iki farklı sonuca varırlar. Her ikisi de yaptıklarının Allâh takdiri olduğu bilgisine sahip olmalarına rağmen, Âdem “Nefsine zulmedenin kendisi olduğunu” (yani kendi yaptığının neticesine katlandığını) itiraf ederken; İblis, karşılaştığı olayı, “Beni azdıran Sensin” diyerek ilâhî takdire bağlar… 

Âdem, yaptığı hatayı kendine mâl eder: “Ben bu hâlde kendi nefsime zulmettim” der, ve bu değerlendirmesinden dolayı mağfiret bulur. İblis’in ifadesi ise, “Beni azdıran sendin.” Fakat bu değerlendirme onun helâkına sebep olur.

Kendinden istenenin zıddını yapmasıyla İblis’in helâkine sebep, işte bu sorunuzun cevabında gizli. O hâlde, karşılaştığı şeyden sıkılan, belâ algılayan demelidir ki:

“ALLÂH’ım, şu hâlde Sen, benim değerlendirmemden Subhansın; kendi nefsimin hakikatini görememekle bu duruma maruz kalarak nefsime zulmeden ise benim…”

Takdir, düşüncede bilinmeli, ancak belâyla karşılaşıldığında böyle diyebilmeli ve böylelikle “SEN”e değil “ÖZ”e dönmelidir… Hepinize sabrınız için teşekkür ederim…

Üstad

− Teşekkürler… Sanırım bana şunu anlatmak istedin;

İblis’in lânet almasına sebep, Allâh’ı enfüste seyredip âfakî seyrini tamamlamamış olması sebebiyle karşısındakinde göremeyişi ve karşısındakini inkâr edişi “şeytan” vasfını almaya sebep oldu!..

Bilmesine rağmen, bildiğini yaşayamaması yüzünden; yaptığının müsebbini ÖTEYE ATTI!.. Öteye atmakta ŞEYTANÎ VASIF olduğu için, LÂNETİ=UZAKLIĞI yaşamak durumunda kaldı…

Buna karşın Âdem ise, yeryüzünde halife olarak zâhire çıkarıldığı için, hilâfetinin bilinci içinde, yaptığını ÖTEDEKİNE mâl etmedi; fâili hakiki olarak kendindekini gördü… Ve yaptığını nefsininin hakikatine bağlıyarak; yaptığı gerçeği örtme işi dolayısıyla; nefsinin hakkını yemiş olarak, kendisine zulümde bulunduğunu idrak etti…

Bu idrak edişin anlatımı, içinde bulunulan idrak da; “Ben nefsime zulmettim” kelimeleriyle bizim anlayışımıza nakledildi…

Yani kalıp kelime olarak biz bu cümleyi tekrarladığımız zaman, ne tespih etmiş oluruz; ne de dua!..

O idrakın bize açılması, hissedilmesi ve yaşantımızda yer alması ise, Âdem’in istiğfarının bizim tarafımızdan paylaşılması demek olur; kanaatime göre…

Soru

− Bir olayla ilgili olarak Mars-Satürn vs. kavuşumlarından söz edilmesi, konunun Sistemin işleyişi açısından ele alındığına işaret eder. Yalnız sistemin ne olduğunun bilinmesi veya bilinmeden konuşulması mânâyı değiştirir. Olaya ezeldeki takdirin sonu diye bakmak şirke işaret eder. Allâh için ezel, ebed… gibi vasıflar kullanlmaz. Ayrca Allâh’ın tecellisi de yoktur. Konu Tek’lik açısından ele alınır ise, çoklukta teklik ifadesi olarak “BİZ” anlamında deriz ki; yaptıklarMIZın sonucudur. Yapılan ise ilim boyutunda Esmâların seyridir… Falanca şunu yaptı da bana şu geldi, böylece cezasını buldu… denmesi, söyleyen vahdeti yaşamıyorsa ötede bir Allâh yani tanrı inancı boyutuna işaret eder.

Üstad

− Bakın tahmin ederim bu oturumda aldığınızı hiçbir kitap veya kasetten alamazsınız.

Nedenini anlatmaya çalışayım…

Ortada A.H. yok!..

Bütün dikkatinizi okuduklarınızı anlamaya veriyorsunuz…

Bu arada beyniniz de tamamıyla yazana yönlenmiş telepatik iletişime açık bir hâlde… Tüm duyularınız ilme açık…

İşte bu sebepler dolayısıyla, bu chatten hayli yorgun ve dolu bir kafayla ayrılmanız muhtemeldir…

Bu sebeple başka sorusu olan yoksa oturuma ara verelim…

Soru

− İlim mi yoksa AŞK mı bu yolda (tasavvuf yolunda) kısa zamanda uzun mesafeler aldırır insana?..

Üstad

− Aşk ilme daha kolay erdirir… 

Soru

− Kulun Rabbine âsi olması mümkün değilse, “VE ASA ADEMU RABBEHU FE ĞEVA”daki Âdem’in isyanı bir marifet midir, yoksa başka bir şey mi?..

Üstad

− Bu âyetten ben şöyle anlıyorum…

Âdem, Rabbi olan Esmâ terkibinin genişliği içinde hareket edemeyerek, beşerî kayıtlarla kayıtlanmak suretiyle hakikatine isyan etme durumuna düştü; ve sonra da bunun farkına vararak Nefsinin hakikatini yaşayamadığı için nefsine zulmetmekte olduğunu fark etti ve bunun üzüntüsünü yaşadı…

Soru

− İsteyerek ve hissederek akıldan geçirilen düşünce, takdiri ilâhî değil midir?..

Üstad

− Nefsinin takdiridir!..

Algılama daima değerlendirmeden önce gelir…

Soru

− “Allâh için nöbet tutanları, Allâh kabir azabından emin kılar” hadisinde bahsedilen nöbeti nasıl anlamalıyız ki bu nöbet kabir azabından emin kılıyor?..

Üstad

− Vatan sınırları senin izafî-göresel-geçici maddi vatanın değil; ölüm ötesi mutlak hakiki vatanındır… O sınırları koruman bu dediğin olaya vesile olur…

Peki herkese iyi geceler… Hoşça kalınız!..

Soru

− Üstadım, neden Rasûlullâh Efendimiz’in amcasının tevbesi için yaptığı dua kabul edilmedi?

Üstad

− Dua, fıtratı değiştirmez!

Soru

− “Hz. Muhammed Neyi Okudu?” kitabında… “Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh” ifadesinin mânâsının Rahıym’den oluşunu nasıl algılamalıyız?

Soru

− Zâhir yönlü icazet sahibi kişilerin bâtınî yönden haberdar olmamaları mümkün müdür?

− Ve Teklik yönüyle mekr kavramını nasıl algılamamız mümkündür?