OKYANUS ÖTESİNDEN

Ahmed Hulûsi

Soru

− “Sizler çoğalacaksınız, Ensar cemaati gitgide azalacak, yemek içindeki tuz gibi olacak” hadisinde açıklanmak istenen nedir?..

Üstad

− Bu hadisleri okurken, daha önceki sohbetlerde de uyardığım gibi ne zaman ve nerede ve kimlere söylendiğine dikkat etmek gerekir…

Bu hadis, Medine’ye hicretten sonra Medine’deki birkaç zâta söylenmiştir; müslümanların sayısı artıp din anlayışı çevreye yayılmaya başlayınca…

Yani, müslümanlık öylesine genişleyecek ki, Medine halkı (ensar) onlar için çok ufak bir azınlık kalacak anlamına…

Hemen, “Hadis” deyip şu yaşadığımız gün ve saatle ilgili olarak değerlendirmek yanlıştır!..

Allâh Rasûlü’nün, o sözü kime, ne zaman, nerede, hangi şartlar altında söylediği işin en önemli yanıdır… Bunlar bilinmeden, bu “Hadis”tir deyip, bakkal Memet efendiye laf anlatılmaz…

Hadisleri okuyun, fakat anlamadığınız zaman onun yazdığım yönlerini araştırın…

Soru

− İnsan-ı Kâmil’in tercümesinden şu cümleyi açıklamanızı rica etmekteyim:

“Ahadiyet, Ulûhiyetin mertebe olarak daha altındadır. Ulûhiyet zâtın mazharlarının kendisine ve başkasına şumûl itibarıyla en faziletlisidir. Bundan dolayı Allâh ehli kimseler, Ahadiyet tecellisini men etmiş fakat Ulûhiyet tecellisini men etmemişlerdir.”

Üstad

− Ahadiyet sırrı, Zât’ına işaret eder ki orada kesret kavramı düşünülemez… Düşünülemediği gibi, kesret kavramına dönük bir şey de konuşulamaz… Zâtın kendi kendini bilişidir!..

Ulûhiyet ise, hem Ahadiyeti, hem de kesrete ait bütün kavramları içine alır… Bu yoldan da şuur, özüne döndüğünde, erebildiği noktaya kadar ulaşır…

Bu sebeble Ulûhiyetin kişideki tecellisinden söz edilebilir, fakat Ahadiyet tecellisinden söz edilemez… Edilse dahi, bu ancak anlatım sadedindedir…

Soru

− Zât’ın “İlim” sıfatının ürettiği mânâlar… Burada Sıfat mertebesindeki “Hayat” sıfatından sonra gelen “İlim” sıfatından mı bahsediliyor?..

Üstad

− Zâtî ilmin, ilim sıfatının değil!..

Soru

− “Melekler arş etrafında TESPİH ederler ki Âlemlerin Rabbi olan Allâh’a hamdolsun. Bunlar ARŞ’ı taşıyan Kerrubiyun meleklerdir. Bunların amelleri tespih ve HAMD ile müminler için DUA ederler.” (39.Zümer: 75)… Bu âyetleri biraz açar mısınız?

Üstad

− Bilemiyorum bunu anlatabilir miyim… Ama bir deneyeceğim… İnşâAllâh yüzüme gözüme bulaştırmam.

Şimdi önce dün anlattığım bir konuyu hatırlayın… Yunus’un tespihi ne demekti?..

“Şeytanın lâ havle çekmesi, eûzü çekmesi” ne demekti?..

Bunları izah etmiştim hatırlayacağınız gibi…

“Şeytanın lâ havle çektiği” ifade ediliyor ki, doğrudur, ne demektir?..

İşte bu bakış açısıyla olaya bakarsanız eğer… O zaman olay ipucu vermiş olur!..

Soru

− “Arşın şuur olduğu”, “Allâh arşı istiva etti” şuhuduna ne dersiniz..?

Üstad

− Arş nedir önce onu kavramak lazım… Sonra da arşı taşıyan MELEKLER nedir bunu düşünmek gerek…

Eğer bunu anlarsanız; meleklerin, şeytan denen cinler gibi somut objeler olmadığını da düşünürseniz; o zaman “Arş” ismi arkasında açığa çıkan mânâ nedir ve bu mânâ hangi özelliklerle ayakta durmaktadır; sorusunun cevabını düşünme noktasına geliriz…

O zaman “hamd”ın ve “tespih”in ne olduğunu düşünmek; ve burada açığa çıkan mânânın “hamd”ının ne şekilde olabileceğini fark etmek zaruretiyle karşı karşıya kalırız…

Arş, ilimde vahdetin kesrete dönüştüğü sınırdır!..

Yani ilmi ilâhî ile Esmâ ve Efâl boyutu arasındaki sınır… Efâl boyutunu kapsayan alan, arşın altıdır…

Bir diğer ifade ile, Esmâ ve Efâl boyutu arasındaki sınır…Efâl boyutunu kapsayan alan arşın altıdır…

Bir diğer ifade ile; arşın üstü ilmi ilâhî, içi de kesret âlemi-ilmin zuhur mahallidir…

Allâh’ın arşı istivası, kesret âleminin O’nun ilmiyle meydana gelmesi ve ezelden ebede bunun böylece devam etmesidir… İşte bütün bunları eğer hissedebilirsek o zaman bu âyetin mânâsına YÖNELMİŞ OLURUZ…

Soru

− Bugün “Bigbang” teorisinin doğruluğu, geniş ölçüde bilim adamlarınca iddia ediliyor… Kitaplarınızda ise bu teorinin yanlış olduğunu yazıyorsunuz… Bütün bilim adamlarının dediğine ters düşen bir şeyi neye dayanarak dile getirebiliyorsunuz?.. Hoşgörünüze sığınır, teşekkür ederim…

Üstad

− Bu konuda yola “Allâh” isminin işâret ettiği mânâdan yola çıkıyorum…

Eğer biz, “Allâh” isminin işaret ettiği mânâyı anlamamışsak; bu takdirde tanrının yarattığı, “Bigbang” ile bu evrenin oluşmasını kabul edebiliriz…

Eğer “ALLÂH” isminin işaret ettiği mânâyı kavrayabilecek bir akıl verilmiş ise bize, bu takdirde düşünebiliriz ki…

Her an başsız ve sonsuz olarak, bu Zât’ın Sıfatları ve Esmâsı sınırsız bir şekilde tecelli etmektedir!..

O’nun tecelliyatının, bir başı ve sonu olamayacağına göre, evrenin ve evren içre evrenlerin, ve evren dışı evrenlerin ne başı vardır ve ne de sonu vardır… Sürekli dönüşüm söz konusudur!..

Ayrıca… Evren kavramını, biz şu andaki bedensel boyutumuzun algılamasına göre kabul etmiş durumdayız… Bedensel alıcılarımıza göre kabul ettiğimiz evren kavramı, ölümle birlikte çok değişecektir!.. Cennete girenler için ise, bugün yaşayanların düşüncelerinin yanından bile geçmediği bir hâl alacaktır!…

Üstelik… Bundan bir iki ay evvel New York ve New Jersey’deki TLC kanalında, Stephan Hawking’in bir görüntülü açıklaması yayınlandı… Atasay ile beraber Dr.Gülay Hanım’ın Manhattan’daki evinde bu açıklamanın video kasetini izledik… Orada Stephan Hawking şu açıklamayı yapıyordu…

“Evren tek bir bingbangle oluşmamıştır, evren başsız ve sonsuzdur… Bigbang, evren içindeki sayısız bigbanglerden biridir”…

Not: Bu konuda detaylı bilgi 23 Şubat 1998 tarihli Sabah, Yeni Yüzyıl ve Milliyet Gazetelerinde yayınlandı…

Soru

− Varlığın Tek oluşu dikkate alındığında vahiy, kudsî hadis ve hadis arasındaki farkları açıklar mısınız..?

Üstad

− Bu konuyu “Tek”lik ifadesi kullanarak sorduğuna göre, Tek’ten çoka bakış açısıyla çözmek gerekir…

Vahiy; fıtrî melekî boyutun beşerî boyuta müdahelesidir… Nübüvvet ilmine dayalı bilgilerdir.

Kudsî Hadis ise; melekî boyuttan algılananın, beşerî veritabanına dayalı bir şekilde açığa çıkmasıdır… Risâlet ilmine dayalı bilgilerdir.

Hadis ise; İlâhî ilim ve sistem muvahecesinde insanlara içinde bulundukları şartlara göre, onlar düzeyinden açıklamalardır…

Soru

− Eğer sayısız bigbanglerin olduğu söz konusuysa, o zaman evrendeki genişleme her yerde farklı demektir, değil mi?

Üstad

− Evren acaba hangi evren; ve neye göre?.. Bu konular henüz kesinlik kazanmadı… Eğer bu böyle ise, bu da böyle ise; diye düşünülegiderek yapılan bir tahmin bugünkü teoriler…

Soru

− “Evrenlerin ne başı vardır ne de sonu vardır, sürekli dönüşüm söz konusudur” demiştiniz. Bu cümleden eğer evrenlerin kıyametleri sonucu dönüştüklerini anlarsak, kıyameti kopan yani dönüşen evren ne oluyor?

Üstad

− Bakın şurayı iyi anlayalım…

Dönüşme ve değişmeler hep BİZE GÖRE; yani bu mevcut duyularımıza, bedensel algılayıcılarımıza, bedensel sensörlerimize GÖREdir!..

Eğer Mutlak ilim ve kudret açısından olaya bakma kapısı bize açılırsa, görürüz ki, tanrının yaratmak için bigbangi kullandığı bir kâinat içindeyiz kavramı, çok başka bir anlam kazanır… Dönüşüm, oluşum, …şum …şum vs. hep bizim bedensel algılayışımızdan doğan kısır yakıştırmalardır!

Soru

− İnsan ruhunun beyin tarafından üretildiğini söylüyorsunuz. Bu konuya ters görüş öne sürenlere, nasıl bir yanıt verebiliriz.

Üstad

− Eğer o kişi hâlâ tanrı kavramına dayalı düşünüyorsa, elbette ki dışarıdan gelen ve bedenden önce yaratılan bir ruhtan söz edecektir…

Ahmed Kayhan (merhum) adıyla çıkan kitaptaki Gazâli’den alıntıda, Hz. Muhammed’in ruhunun bile, bedeni oluşmadan önce var olmadığı yazılıdır…

Biz hâlâ dışarıdan, cin türü, şeffaf bedenli bir meleğin getirdiği ruhtan söz ediyorsak; buna verilecek cevap, “Anlayışın mübarek olsun!” demekten başka bir şey olamaz…

Tenezzülat mertebelerinin tamamı ruhtan meydana geldiği için; varlıkta olan her şey RUH ile kaîmdir; ve ruhtaki mündemiç şuur ile de şuur sahibidir!.. Ve bu yüzden de her şey hayat sahibidir…

Dünya’nın da Güneş’in de, ruhları ve dolayısıyla şuurları vardır… Ve her şey; hiçbir şey hariç olmamak üzere her şey, her an her yerde Allâh’ı hamd ve tespih etmektedir… Bu da onların ruh ve şuur sahibi olmalarından dolayıdır…

İnsan ruhunun farklılığı ise, tenezzülatın sonunda beden boyutundan urûc istikametine dönüşte ortaya çıkan bir ruh olmasıdır ki; bu ruh eğer urûcuna devam ederse daha sonra da NÛRa dönüşür ve cennet boyutunda yaşamaya devam eder… 

Soru

− İnsanın kendi hissettiği-idrak ettiği şeyleri, klasik anlamın dışında bir tespih ve dua şeklinde kabul edebilir miyiz?..

Üstad

− İnsanın tespih ve duasının birkaç boyutu vardır… Bazen bir boyutta yaptığın tespih ve dua diğer boyuttakine ters düşer…

Bu yüzden de en içteki boyutta yaptığın tespih ve duanın sonucu senin için oluşur daima… Ve sen “Ben şöyle dua ettim tespih çektim ama neticesini göremedim” dersin…

Bu sebepledir ki, kişinin, dilindeki dua ve tespihinden öte; düşüncesindeki ve hâlindeki dua ve tespihi daha önemli ve geçerlidir… Tıpkı şeytanın “lâ havle” çekmesi gibi… O da dua ve tespih etmektedir… Daha önceki sohbetleri izleyenler bunu anlayacaklardır…

Soru

− Rasûlullâh Efendimiz, “Benim şefaatim, ümmetimden büyük günah sahipleri içindir” buyuruyorlar. Büyük günah sahiplerinden kastedilen kimlerdir? Açabilir misiniz Üstadım. Teşekkür ederiz.

Üstad

− Bu açıklamasından benim anladığım, şefaatin ŞİRKİ HAFÎ ehline olduğudur… Çünkü şirki hafî en büyük günahtır!.. Mutlak şirkin zaten bağışlanması yoktur… Şirki hafî ise bunun dışında kalan günahların en büyüğü ve bütün günahların kökenidir!

Soru

− Üstadım, sâlih bir rüyayı gören sâlih kişi, velâyet mertebelerinin üst kademelerinde yer alan kemâlât ehli midir..?

Üstad

− Sâlih kişi tâbiri çok yüksek bir kemâlâtı anlatır… Ben kendim için sâlih bir kişi diyemem… Dolayısıyla sâlih kişiler hakkında fazla bilgim yok!

Soru

− İnsan-ı Kâmil’den okuduğum ve anlayabildiğim kadarıyla aktarmaya çalışacağım: Cenab-ı Hakk’ın hâkim olan sıfatları Celâl ve Cemâl diye gruplanabiliyor. Ve biliyoruz ki insan Esmâ’dan terkip, ayrıca kitapta dendiğine göre ferdî vasıfları da dörde ayırmak mümkün… O zaman insan terkibinin de bu iki grup sıfattan oluştuğunu düşünebilir miyiz? Teşekkürler…

Üstad

− Sen beni çeşitli vasıflarımla kendine göre anlamak amacıyla çeşitli tasniflere tâbi tutabilirsin, ama bu ayırım ve sıralama ve öncelikler SANA GÖREdir!.. Ben ise tek bir bütünüm!

 

Soru

− “Hayır senin yeddindedir.” Meâlini lütfen açıklar mısınız? (Mâlik’el mülk’ten)

Üstad

− “Hayır”, senin kudretinle açığa çıkmaktadır, bunu idrak ettim demektir… Eden için tabii… Yoksa sadece lafını söylemiş olur…

Soru

− Nebi ile Enbiyâ arasındaki fark nedir..?

Üstad

− Nebi tekildir, Enbiyâ çoğuldur…

Soru

− Elmalı’nın tefsirinde bulunup, sizin de kitaplarınıza aldığınız bir bölümde “Belki âlemde ikrah vardır ama dinde yoktur” deniyor: Âlem(ler) din diye anlatılanın dışında olmadığına gore, bu alıntıyı nasıl anlamlıyız?.. 

Üstad

− Hamdi efendi orada “din” kelimesini “şeriat” ve “teklif” diye anlıyor ve dışardan bir başkası tarafından zorla uygulatmanın yeri olmadığını izaha çalışıyor… “Âlemlerde” derken, bâtından zâhire; “dinde” derken, zâhirden bâtına bakış açısıyla yazmıştır onu sanırım…

Soru

− Hûd 103’de; “O bütün insanların bir yerde toplanacakları bir gündür. Yine o günde birbirleri hakkında şahitlik ederler…”

Mahşer anında herkes lâtif bedenlere sahip olacağına göre birbirlerine şahitlik ne anlama geliyor? Açıklar mısınız?

Üstad

− Mahşerin bedenleri ruh bedendir ve şu anda bize göre lâtif bedense de o ortama göre somut bedenlerdir… Rüyada birisini gördüğünde onun lâtif beden olduğunun farkında mısın?.. Mahşerde de kimse kimsenin bedeni için, “bu lâtif bedendir”, demeyecektir… Herkes aynen burada olduğu gibi birbirini görecektir…

Soru

− “Cenâb-ı Hakk’ın yetmişten fazla nûr ve zulmetten hicabı vardır. O hicabı açacak olsa cemâlinin azameti kendine erişen gözleri yakardı…” (Rasûlü Ekrem buyurmuştu). Bunu açar mısınız?

Üstad

− “Zulmetten olan hicap”, insanın tabiat ve beden boyutuyla ilgisi olandır… “Nûrânî perdeler” ise şuur boyutumuzda olan perdelerdir… Eğer onlar da kalkarsa, o zaman “Musa’ya tecelli etti, dağ yarıldı (benliği ortadan kalktı); Musa kendinden geçti” olayı meydana gelir…

Bu gecelik de bu kadar… Sizleri bu kadar saat işlerinizden alıkoyduğum için bağışlayın… Hepinize huzur ve ilim dolu nice bayramlar dliyorum… Mekke’den Kemal telefon etti orada bayram ilan edilmiş bir saat kadar önce.