OKYANUS ÖTESİNDEN

Ahmed Hulûsi

Soru

− “İllâ Bisultan!” mânâsını biraz açar mısınız?

Üstad

− Kendinizde KUDRET sıfatının nasıl açığa çıkarılacağını bilmedikçe… diye anlıyor bu garîb!..

Soru

− Ramazan normale göre bir gün önce başladığına göre bu akşam Kadir gecesi mi Üstadım?

Üstad

− “Kadir gecesini son on günde arayın” buyruluyor… Son geceye kadar arayın… O gece içinde sabaha karşı kısa süren bir zamandır… diye duymuştum…

Soru

− Tasarrufta bilinçli olarak ortaya çıkarma var mıdır, yoksa belirli bir ruh gücü ile mi tasarrufunu gerçekleştirir?..

Üstad

− Bilinçli olarak kullanım söz konusudur; kemâlât ehli için… Kendiliğinden ortaya çıkan ise, özel ikram bâbındandır…

Soru

− Mahşer anında herkesin lâtif bedenleri olacağına göre birbirlerine şahitlik nasıl olacak… HÛD Sûresi, âyet 103 olacaktı.

− Aziz Nesefi’nin “İnsan-ı Kâmil” kitabında, “lâ havle çeken iblisler”den ve “eûzü çeken şeytanlar”dan bahsediyor. “Lâ havle çeken iblis”i, “ilmine mağrur olan âlim” diye anlıyoruz. “Eûzü çeken şeytan”ı nasıl algılayacağız?

Üstad

− Çok güzel bir konuya değindin… Umarım bu cevabı herkes çok iyi okur!..

“Lâ havle çekmek” ne demektir?..

“Eûzü besmele çekmek” ne demektir?..

“Lâ ilâhe illâ ente subhaneke inniy küntü minez zâlimin çekmek” ne demektir?..

Kurân’da, falanca şöyle zikretti, tespih etti gibi ifadeler ile ne anlatılmak isteniyor?.. İsterseniz bu oturumda, … Hanım’ın sorusu vesilesiyle sizlere bunu anlatmaya çalışayım… Misal olarak Yunus (a.s.)’ın Kur’ân-ı Kerîm’de anlatılan ve çoğumuzun her gün okuduğu bir duadan söz edelim…

“Lâ ilâhe illâ ente subhaneke inniy küntü minez zâlimin”…

Yunus Nebi, Nübüvvet görevini ifa ederken, insanların gerçeklere olan ilgisizliği nedeniyle yaptığı işe üzüldü… Ve o da, ne hâlleri varsa görsünler; diyerek tebliği bırakıp, dünya işlerine daldı (böylece balığın karnına düştü!)…

İşte böyle devam ederken yaşantısı… Fıtratından gelen dürtü ile, vahiy ile, kendi hakikatine baktı; hakikatinin gereğini yaşamadığını, böylece de nefsinin hakikatinin hakkını vermediğini; bundan dolayı da nefsine zulmetmekte olduğunu İDRAK ETTİ!..

Allâh’ın sonsuzluğu ve hakikati olması itibarıyla, Subhaniyetini; kendi yaptıkları itibarıyla da, nefsine zulmetmekte olduğunu idrak edince de; bunun sonucu olarak, “Allâh, Subhan’dır”, bense hakikatimin hakkını vermemek suretiyle nefsime zulmediyorum!..” noktasına geldi; ve öyle düşündü…

Şimdi DİKKAT edin…

Yaşanan bir hâl, erişilen bir İDRAK sonucu olarak; dile gelen sözlerdir, bunlar!..

Gelelim şeytanın “lâ havle” çekmesine… 

Gelelim şeytanın “eûzü” çekmesinin anlamına!..

Şeytanların yani cinlerin çok çok büyük bir kısmı, “ALLÂH” isminin işâret ettiği mânâyı, bugünkü TANRI’ya tapan müslümanların bildiklerinden çok daha iyi biliyorlar; ve de yaşıyorlar!.. Kendilerindeki kuvvet de zaten oradan geliyor!.. Şeytan bugünkü müslümanlardan çok daha fazla ALLÂH’a iman sahibidir!..

Eğer âyetleri iyi okursanız; “AKIL ve İMAN” kitabını iyi okur veya dinlerseniz, bunu fark edebilirsiniz!..

Şeytan kendisindeki kuvvet ve kudretin Allâh’tan geldiğine iman hâlindedir… Ve de şeytan, bir kısım hâllerinde Allâh’a sığınmaktadır!..

“Sığınmaktadır” sözcüğünün işaret ettiği mânâ nedir; “sığınma” işlemi nedir ve nasıl olmaktadır; bunu iyi düşünün ve anlamaya çalışın! Çünkü o kıyamete kadar izin verilmişlerdendir; bu yüzden de Allâh’a “sığınma” hakkına sahiptir!..

Ne yazık ki, “müslümanım” diyenlerin pek çoğu, gene şeytan kadar ALLÂH’a “sığınmamakta”dırlar!.. Allâh’a imanları “AKIL ve İMAN” kitabında açıkladığımız tarzda olmadığı için!.. Bilmem işin vahametini de bu arada anlatabildim mi?..

Soru

− Hz. İsa ve diğer Nebiler döneminde dahi Muhammedî ilim zuhur etmediğine göre; ve siz de Muhammedî ilim zâhire çıkmayan toplumlarda, kudretin, o toplumun zehiri olduğunu söylediğinize göre; İsa’daki kudretle Deccal’deki kudret arasındaki fark nedir?

Üstad

− “Kudret”, Sıfat mertebesidir… Muhammedî ilim ise Zâttan gelir!..

Sıfat mertebesinin kemâlâtından ve kudret sıfatının özelliklerini açığa çıkarabilecek şekilde yaratılan İsa Aleyhisselâm zaten bu yüzden kudret sıfatıyla zâhir olmuştur; bu yüzden de getirdiği ilim anlaşılmamıştır…

İlmin anlaşılır olması için, o kişinin fıtratının ilim sıfatından programlanması gerekir!..

Deccal ise, ilimde işin hakikatine ilmen vâkıf olmasına rağmen programı itibarıyla kudret zuhuruyla gelecektir…

Deccal ilmi ile İsa (a.s.) ilmi arasındaki fark ise şudur;

İsa (a.s.); enfüsî kemâlâta sahip olarak hakikate vâkıf olmuştur; bu yüzden insanları ALLÂH’a; semânın krallığına, yani düşünsel boyutun özelliklerine davet etmiştir… Buna karşılık Deccal ise, âfakî boyuttan seyirle hakikatine vâkıf olmuş, bu yüzden de kendisinde açığa çıkan kudret sıfatı desteğiyle de insanları kendine tapmaya davet etmiştir!..

İnsan, hakikati yanlızca âfaktan alırsa; enfüste seyrini tamamlayamaz ise, onda da deccalleşme tehlikesi baş gösterir… Bilmem açıklayabildik mi?

“Âfakta” algılamaktan anlatmak istediğim şu… Kesret=çokluk boyutunda bütün varlıkların aslında TEK varlık olduğunu fark ederek, kendisinde o çokluktaki tek varlığın kudretini fark edip açığa çıkarmak…

“Enfüste” algılamak ise, nefsinin hakikatinin Mutlak “TEK”e ait olduğunu fark ederek, herkesi kendi hakikatini tanımaya davet etmek…

Soru

− Hakikati âfaktan almak ile enfüsten seyretmek arasındaki farkı, “Akıl ve İman” kitabında anlattığınız vahiy ve ilham ile bağlantılı olarak anlayabilir miyiz Üstadım?

Üstad

− Hayır! 

Soru

− “Allâh’a sığınanın şerrinden Allâh’a sığınmak” nasıl oluyor o zaman?.. İnsanların Allâh’a sığınmış olan bir varlıktan, Allâh’a sığınmayı talep –dua- etmeleri korunmayı sağlarken, beraberinde mahcupluk da getirmez mi?..

Üstad

− Allâh’a sığınmanın anlamını çok iyi fark etmek zorundayız… Yaptığın işin Allâh’ın kuvvet ve kudretiyle olduğunu fark etmek ve o gücü kullanabilmek, “O’na sığınmak” demektir…

Yoksa “Allâhım ben sana sığınıyorum” demek değil!..

Bu sebepledir ki… O kuvvetle sana zâhir olan biri, eğer seni hakikatini yaşamaktan veya Allâh’a sığınmaktan seni engellemeye çalışırsa, senin yapacağın iş; “Sen görevini yap, ben de…” diyerek ilminin gereğini yaşamaktır… Ki bu da gene ALLÂH’a sığınmaktır…

Soru

− Vahdet-i Vücud görüşü veya “ilmin malûma tâbi oluşu”, Ahadiyet sıfatının velâyet kemâlâtı ile algılanışından mı ortaya çıkıyor?

Üstad

− Velâyet kemâlâtının sınırlarından ileri geliyor… “Vâhidiyet” sıfatının müşahedesinden ileri geliyor…

Soru

− “Ölüm ötesi âlemin değer yargıları buradakinden çok daha farklı; hatta apayrı” cümlesini biraz açıklar mısınız?

Üstad

− Biz bugün genelde, toplumsal şartlanmanın getirdiği değer yargıları ve duygularla, bu yüzden de KOZAMIZDA yaşıyoruz!..

Ölümle birlikte, sistemin bir başka boyutuna geçeceğiz; ki o boyutun yaşam şartları ve değerleri, buradan tamamıyla ayrıdır… Burada değerli bulduğumuz, değer verdiğimiz pek çok şey, orada hiçbir şey ifade etmeyecektir!.. Kur’ân bunun sayısız misalleriyle doludur!..

Dolayısıyladır ki, biz önce ana sistem içindeki, boyutumuza ait değerlerin hangilerinin İZAFÎ=GÖRESEL olduğunu fark edip, ona göre gerçek değerleri anlamaya çalışalım, demek istiyorum…

Soru

− Kadında zuhura çıkan Kudret sıfatı âfakî midir?..

Üstad

− Muhammedî ilmin, bâtınî ilmin yer almadığı her kudret zuhuru âfakî seyrden olabilir… Ya da gafletten!

Soru

− Şehîdin cesedi neden yıkanmaz?..

Üstad

− Şehîd, kendi kanıyla yıkanmış−abdest almıştır, arınmıştır da ondan!

Soru

− “Allâh kendi katındaki rahmetinin yüzde birini tüm mahlûkata yaydı, doksan dokuzu kendinde mevcuttur” hadîs-î şerîfindeki “yüzde doksan dokuzu kendinde mevcuttur”daki mânâ nedir?..

− Hz. Hamza’nın şehâdetine sebep olan Vahşi için İmam-ı Rabbanî hazretleri, Rasûlullâh Efendimiz’i görmesinden dolayı “O fazilet itibarıyla Veysel Karani hazretlerinden daha hayırlıdır” demektedir. Siz bu görüşe katılıyormusunuz?.. 

Üstad

− Görmüş olma fazileti yönünden; görenle görmeyenin arasındaki fark olarak…

Soru

− Zuhurun kemâli ve kemâlin zuhuru… mânâlarını biraz açar mısınız?

Üstad

− İkisi birbirinden tamamen ayrı şeylerdir… Zuhurun kemâli, onun yaradılışındaki amacı yerine getirmesidir… Kemâlin zuhuru ise, o konudaki dilenen kemâlin açığa çıkartılmasıdır…

Soru

− “Dua ibadet’in özüdür” hadisini, ibadeti abdiyet olarak ele alınca nasıl anlamalıyız?..

Üstad

− “Dua, ibadetin özüdür” sözünde, önce “DUA” kelimesiyle neye işaret edildiğini iyi anlamalıyız…

“DUA”, yöneliştir!.. Dua, Allâh’a yapılır… “ALLÂH İsmiyle İşaret Edilen” ise, âfakta aranacak bir obje TANRI değil, kişiye şah damarından yakın olan “ÖZÜNDE” de mevcut olandır!..

Bu durumda DUA demek, özündekine yönelmek demektir… Bundan da şu sonuç çıkar:

En büyük ibadet özündekine yönelmektir!..

O yönelişin sonunda öze ERENlerden olursun elbette…

Soru

− 1) Kurân’daki âyetlerin sayısının 6666 olduğu söyleniyor. Fakat toplandığında 6236 olup, 114 Sûre başındaki Besmeleleri de kattığımızda 6350 adet oluyor. Acaba fark nereden geliyor?

2) Bu âyetlerin içinde yaklaşık 235 adedi sistemi açıklayan âyetler olup bakiyesi zâhirde tarih, sosyal, hukuk vb. gibi konuları işliyor. Zâhirde böyle görünen %96’lık kısımın bâtınî yönü var mıdır?

Üstad

− 6666 halk dilindeki kullanılan rakamdır, gerçek değil… Eğer az önce anlattığım tespih ve duaların gerçekte neyi anlatmakta olduğu konusunu anlayabilirseniz, sanırım bu sorunun cevabının EVET olduğunu fark edeceksiniz…

….. Hanım’la bu konuyu tartışabilirsiniz…

Soru

− “Allâh’ın insanı kendi sûreti” ile “Rahmân’ın sûreti” üzerine yaratması arasındaki farkı açıklar mısınız..?

Üstad

− Birincisi… İnsanın “Zâtî kemâlât” ile yaradılışına işaret ediyor, ikincisinde ise, “insanın sıfatlarının da hakikatinden gelen” bir şekilde var olduğuna işaret ediyor…

Soru

− Üstadım! Bizim özel zikir uygulamamızı, yayılmış (yavaşlatılmış) KADİR SÜRECİ olarak değerlendirebilir miyiz?

Üstad

− Evet!

Soru

− “Allâh’ın âlemlerden Ganî” oluşu, hüviyeti itibarıyla mı yoksa Ahadiyeti itibarıyla mı?..

Üstad

− Ahadiyet bahsolduğunda, kesretten, âlemlerden söz edilebilir mi?.. Vâhidiyeti itibarı ile…

Soru

− Genelde dualarımızda Allâh’ımRabbim ifadelerini kullanıyoruz.

“Dua ve Zikir”deki duanızda, “Efendimiz Muhammed Mustafa (s.a.v)’in Rabbi” olan Allâh’ım diyorsunuz. Bu şekildeki ifadede bir incelik ve farklılık var mıdır?.. Bunu açabilir misiniz?

Üstad

− “Muhammed Aleyhisselâm’ın Rabbi” demek, “O’ndaki kemâlâtı izhar eden Rabbim” demek… Aradaki fark, bizimle Muhammed Aleyhisselâm’ın arasındaki fark kadardır.

Soru

− “Cahillerden yüz çevir…” âyetini, “İnsan zâlim ve cahildir” âyetindeki “cahil”le düşünürsek nasıl anlamalıyız?..

Üstad

− “Cahil”, hakikatini bilmeyen ve dolayısıyla da hakikatinin hakkını vermeyendir… Hakikatini bilmeyen gâfillerden uzak dur, demektir bu…

Soru

− Üstadım, Süleyman (a.s.) ile ilgili kıssada bir inşaat sırasında Süleyman (a.s.)’ın cinleri de çalıştırdığı söyleniyor ve inşaat sırasında Süleyman (a.s.) ölüyor asasına yaslanmış durumda. Tâ ki asa kurtlar tarafından yendikten sonra dağılıp, Süleyman (a.s.) yere yıkılınca, cinlerin bu durumdan haberi oluyor ve şaşırıyorlar.

Âyette eğer cinlerin gelecekten haberi olsaydı şaşırmazlardı, deniyor… Fakat bazı tefsirlerde inşaatın bitirildiği, hatta Süleyman (a.s.)’ın başka işler de yapığı söyleniyor.

Üstadım, bu kıssanın bâtın yönü nedir? Misal olarak, asanın kurtlar tarafından yenmesi ne demektir? Ve sizin bildiğiniz kadarıyla Süleyman (a.s.) inşaat sırasında öldü mü, yoksa bir müddet daha yaşadı mı?

Üstad

− O konu üzerinde araştırma yapmadım ve şu anda bu soruya cevap verecek durumda değilim…

Hoşça kalın, hepinize iyi geceler…