OKYANUS ÖTESİNDEN

Ahmed Hulûsi

Üstad

− Aleykum selâm hepinize dostlar…

Dostlar Ramazan’da iftar sohbetleri bir başka oluyor iftar yemeklerinden sonra herhâlde?..

Şimdi Terâvih namazı, sekiz rekât mı yirmi rekât mı bir karar verildi mi acaba?..

Cevap

− Türkiye’de bütün camilerde yirmi rekât kılınıyor Üstadım…

Üstad

− Buna televizyonlar karar vermiyor mu?.. Yoksa hâlâ Diyaneti mi dinliyorlar!??

Soru

− Üstadım bu sene Kadir gecesi hangi güne geliyor?

Üstad

− Ramazan’ın son on gecesinde arayın buyurmuş Rasûlullâh… Bu geceleri değerlendirmenizi önermek durumundayım!

Soru

− Rasûlullâh (a.s.) diyor ki:

“En çok korktuğum, Deccal’den başkalarıdır sizin için; Deccal’den daha çok, başka şerrlilerden korkarım.”

Başka şerrlilerle kastedilen nedir, Üstadım?

Üstad

− Deccal açık açık tanrı olduğunu ilan ederek geleceği için, onu tanımak ilim sahipleri için hiç zor olmaz… Bu sebepten de onun fazla bir korkulacak yanı yoktur…

Kurân’da anlatılan “ALLÂH” gerçeğini idrak edenlerin, Deccal’a inanması mümkün değildir…

Ama ondan evvel otuza yakın sahte Deccal’in; yani insanlara yanlışı doğru imiş gibi gösterenlerin geleceğinden söz ediyor ki, Allâh Rasûlü, işte bu esas tehlikeli olandır, demek istiyor anladığım kadarıyla… Çünkü onlar sûreti Hakk’tan görünerek insanları yanlışa sürükleyecektir.

Soru

− Bebeğin cinsiyeti döllenme anında babanın kromozomuna bağlı olarak belli olduğuna göre, 120. gündeki oluşumun katkısı nedir?

Üstad

− İnsanın bütün özellikleri genetik yapıda BİLKUVVE gizlidir… Bu bilkuvve (potansiyel olarak) mevcudiyetin açığa çıkması ise dışsal tesirlerle, yani onun dışındaki tesirlerle mümkündür… Ki buna genel anlamı ile “melekî tesirler” denilmiştir…

Bizim doğa şartları dediğimizden tutun, astronomik bütün etmenlere kadar, beynin bir organ üzerindeki tasarrufuna kadar her olay, gerçekte din ıstılahında “melekî tesir” diye anlatılır…

Soru

− Vitir (teklemek) namazında, Türkçe dua yapılır mı ve Vitir namazı niçindir?..

Üstad

− Vitir namazının dua bölümünde içinizden geldiği gibi dua edebilirsiniz…Yatmadan önce “Tekliği” hatırlamak için…

Soru

− “Mir’âc odur ki, ölümü tadan kişi intizar vaktinde gözlerini ona diker”, ne demektir?

Üstad

− Mi’râcın mekânsal değil boyutsal bir olay olduğunu “KENDİNİ TANI” kitabımızda geniş bir şekilde anlatmıştık…

Ölümü tatmakta olan kişi de boyut değiştirme durumuna girer ve tüm dikkati, dış yani bizim boyutumuzdan ayrılarak ruh boyutuna yönelir… Bu bakışın ve o boyuta yönelişinin ifadesi olabilir!

Soru

− Ömür ve rızkın melekî tesirle oluşuma geçmesini anlıyorum; ama melekî tesirlerden önce döllenme anındaki etkiyi yerine oturtamıyorum…

Üstad

− İnsan organlarının tümünün çalışması dahi dinsel tabirle melekî tesirledir… Mesela, “düşünme melekesi” der eskiler… “Düşünme” dahi, melekî boyuta dair bir olaydır… Eğer bir kitabımda “MELEK”ler ile ilgili olarak yazdığım bölümü okursanız, “Melek” kelimesinin kapsamına giren, atomüstü boyutun tüm birimlerinin gerçekte “melek” diye anlatılmak istenen “boyut varlıkları” olduğunu fark edeceksiniz…

Dolayısıyla genetik yapının dahi bir melekî kökenli yapı olduğunu değerlendireceksiniz…

Burada bütün mesele, melek kavramını en kapsamlı biçimiyle algılamaktır sanırım…

Soru

− Üstadım, vefat olayı ile ilgili Kurân’da fâile nispetle dört tâbir var: Allâh vefat ettirirMelekülmevt vefat ettirirMelâike vefat ettirirRasûllerimiz vefat ettirir diye, fark ne?

Üstad

− Melekî boyut, Teklik boyutu ile Efâl âlemi arasındaki elçilik boyutudur!..

Birincide ana yapının ismi veriliyor, diğerlerinde aracı yapının ismi veriliyor, sonuncuda ise o yapının vasfından söz ediliyor… Yani olay dört başı mamûr anlatılmış oluyor… Ayrıca “Rasûl” kavramını ileride daha geniş anlatacağız.

“Rasûl”lük “Tanrının elçiliği” değildir!

Soru

− Düşünme meselesinin melekî olması, bizim ruhumuzdan mı kaynaklanır yoksa onun da temelde melekî olmasından mı?

Üstad

− İnsanın veya daha geniş kapsamlı anlatımıyla varlıkta var olan her şeyin kökeni, dinde “Melekî” yapı olarak isimlendirilmiştir… Dolayısıyla insanın varlığı gerçekte bir melekî yapı ve özellikler toplamıdır… İnsan kendi hakikatini anladığı anda, melekî boyutta kendini tanımaya başlar… Tasavvuftan amaç da insanın kendi orijinini tanıması çalışmalarıdır… Kişi, kendi özüne doğru olan bu yolculuğu yapmazsa, cennet ortamının melekî varlığı olmak yerine ruh boyutunda hakikatten perdeli olarak yaşamak zorunda kalır…

Soru

− Rasûlullâh (a.s.) diyor ki; “Her kim Deccal’e yetişirse ona karşı KEHF Sûresi’nin evvelinden ve âhirinden on âyet okusun… Bu âyetler sizi onun tasallutundan korur…”

KEHF Sûresi’nin özelliği nedir? Ve özellikle bu âyetlerin belirtilmesinin sebebi nedir?..

Üstad

− Bu âyetler dikkat ederseniz insanın varlığa ve yaşama Kurân’ın bakış açısıyla bakmayı, Efâl âleminin sonsuzluğunu ve bu sonsuzluğu yaratanın ona göre ne olabileceğini anlatıyor… Deccal ise, sonlu sınırlı bir tanrı… 

Bu âyetleri okumak, bildiğiniz gibi kelimeleri tekrar etmek demek değil! Anlamını idrak etmek!..

Böyle olunca, insan ister istemez Deccal’in şerrinden kendisini korumuş olur… Ayrıca… Biiznillâh, ben hayatta olursam, onun Deccal olduğunu size fark ettirir ve dinlerseniz beni, şerrinden sizi koruyabilirim. Çünkü benim görevim; tanrı kavramının yanlışlığını ve geçersizliğini açıklamaktır…

Soru

− Bugün için “Hamidiyet” mertebesinin; kıyamet ve sonrası için de “Mahmudiyet” mertebesinin mazharı olan Hz. Muhammed” cümlesinden ne anlamalıyız? Hamidiyet ve Mahmudiyet’in farkı nedir, kıyametle ilişkisi nedir?

Üstad

− Hamid ve Mahmud kelimelerinin anlamlarını Elmalılı Hamdi Yazır’ın tefsirinde okursanız ilgili bölümde, bu sorunun cevabını orada bulursunuz… Burada ona giremem…

Soru

− Bir hadiste: “Deccal en büyük yalancıdır…” diyor… Niçin?

Üstad

− Bir mahlûkun, bütün yaratılmışları vareden bir TANRI olduğunu iddia etmesinden daha büyük yalan olabilir mi?..

Soru

− İstanbul’dan soruldu; Allâh soyut mu somut mu?

Üstad

− Algılayana GÖRE, soyut ve somutluktan söz edilir!.. ALLÂH İSMİ İLE İŞARET EDİLEN için soyut veya somut gibi kavramlarla söz etmek mümkün değildir!

ALLÂH; “TEK”tir… “AHAD”dır..

Soru

− Diğer bir hadiste: “Deccal şehrime giremez!” diyor… Bu, Medine şehri için: “İbrahim Mekke’yi haram kıldığı gibi ben de Medine’yi haram kıldım… İbrahim’in Mekke’ye yaptığını ben Medine’ye yaptım”buyuruluyor… Ne demek?..

Üstad

− Burada çok büyük bir UYARI var gibime geliyor… Bence üzerinde durulması gereken taraf, Mekke veya Medine olayı değil; İbrahim’in ve Rasûlullâh Muhammed Mustafa’nın YAPTIĞI olmalıdır!.. gibime geliyor…

Soru

− Deccal’in oluşmasında etken olacak kozmik etkileri dikkate alarak, ne zaman ve nerede geleceğini hesaplamak mümkün mü?.

Üstad

− Ben astrolojiden fazla anlamam… Ama Neptün’ün Kova burcunda olduğu bir süreç içinde olabilir diye kulağıma ilişmişti… Neden böyle olabilir, bunu astrolojiyi iyi bilenlere sormak gerek sanırım…

Soru

− N….hanıma mı?

Üstad

− Belki bu konuda bir fikri olabilir!!?

Soru

− Kurân’da birçok âyette sabrı tavsiye var… Ancak Efendimiz, sabır isteyen birine… “Allâh’tan belâ istedin…” demiştir… Hem tavsiye var, hem de tavsiyeye uyana uyarı var… Biraz açar mısınız?.. 

Üstad

− Sabredilecek şey, BELÂDIR…

Belâ olmadığı zaman zaten sabredilecek bir şey yok demektir… Eğer sen talep etmeden belâ gelmişse başına, SABIRLI olmayı tavsiye ediyor; çünkü bir süre sonra devran dönecek ve sana gelen o olay kendiliğinden geçip gidecektir!.. Ama başında bir belâ yoksa, sakın sabır isteme çünkü sabrın sende açığa çıkması için önce belâya ihtiyaç vardır ki, bu yüzden de sen sabır istersen, belâyı davet etmiş olursun; demek istiyor…

Soru

− Bakara Sûresi’nde söz edilen,“Siz, sizin için neyin hayır, neyin şerr olduğunu bilemezsiniz…” yolundaki ifadeyle bunu nasıl bağdaştırmalıyım?

Üstad

− Esasen, Sabır, gâfilin kendini koruma mekanizmasıdır!..

Biz genelde, nefsimize hoş gelmeyen şeyleri ŞERR olarak görürüz… Hâlbuki nefsimize hoş gelmeyen şeye sabredersek, o şerr gördüğümüz şey, bizim şuur boyutunda kendimizi daha iyi tanımamıza yol açmak için, âmiyane tâbirle yontulmamız için başımıza gelmiş bir BELÂdır! Biz o andaki şartlarımıza GÖRE o olayı şerr olarak, belâ olarak nitelendirirsek de daha sonraki bir aşamada onun nimet olduğunu fark edebiliriz…

Soru

− Peki bu durumda başımıza gelen her belâyı, hatta daha genel olarak her imtihanı nimet olarak değerlendirmemiz doğru mudur?

Üstad

− Gerçekte başa gelen her BELÂ bir nimettir! Çünkü bir arınma vesilesidir…

Onun için İbrahim Hakkı Erzurumî; “Deme niçin bu böyle bak sonuna; sabreyle”!.. demiştir…

Soru

− Efendimiz bir hadisinde “Şaban ayının ortasında oruca başlamayın…” demektedir. Açıklar mısınız..?

Üstad

− Bu, Ramazan’ı onbeş gün öncesinden başlatanlara söylenmiş bir sözdür… Ramazan tam bir aydır, bu sürenin bu âdetle uzama tehlikesine binâen o gün için yapılan bir uyarıdır…

Soru

− Üstadım; Fâsık ve Fâcir kişilerin gıybetini yapmak mübahtır… diye bir kitapta okumuştum. Bu doğru olabilir mi?

Üstad

− Tamamıyla gaflet eseri olan bir ifadedir bana göre…! Fâili hakikiyi gör ve “O”nu gıybetten uzak dur!

Evet başka soru yoksa sizi daha fazla buraya bağlamak istemiyorum…

Katıldığınız için hepinize teşekkür ederim… Kısmetse, Ramazan boyunca her akşam sizlerle olacağız… Sonrasını, sonra kararlaştırırız!

İyi geceler hepinize!..