OKYANUS ÖTESİNDEN

Ahmed Hulûsi

Üstad

− Merhaba dostlar…

İnsanların büyük çoğunluğu, gördüğü kadarıyla yaşar…

Bir kısmı duyduğu kadarını da değerlendirir…

Pek azı da gördüklerine ve duyduklarına ilaveten, algıladıklarını üzerlerinde muhakeme yaparak düşünmek suretiyle, değerlendirme yaparak yaşar…

Düşünürlerin, yaşadıkları devirlerde, hep görünür yanları insanlar tarafından değerlendirilir; ve çoklukla düşünceleri ikinci plana atılır…

Görülen yan ise daima başkalarına ters gelir!

Çünkü herkesin genetik programı, melekî etkileri, şartlanmaları, değer yargıları diğerinden farklıdır!

Farklı olduğu için de herkesin davranışı bir diğerine göre eksik veya yanlıştır!

Bu Rasûller için bile böyle olmuştur!..

Kur’ân, insanların Allâh Rasûlü’ne bakıp, “bu çarşı pazar dolaşıyor nasıl Rasûl olabilir” şeklindeki nakliyle, bu gerçeğe dikkati çeker!

Oysa kişi bedenen ortadan kalktıktan sonra, kişiliğinden gelen uğraşılıp reddedilecek yanları ortadan kalkar; düşünceleri, getirdikleri ilim ortada kalır!

Bu defa artık herkes değil, ancak aklı olanlar onunla ilgilenir ve bu da ilim düzeyinde olur!

Akıl sahiplerinin, o kişinin ilmiyle ilgili değerlendirmeleri de, o kitleden nasibi olanları, o ilim doğrultusunda sürükler…

Bugünkü insanların pek çoğu, yaşadığı devirde yanında olsalardı Rasûlullâh’ın, O’nu inkâr ederlerdi! O’nun, on iki yaşındaki Hazreti Aişe ile evlenmesini, ya da daha başka olaylarının toplum şartlanmasına ters düşmesini öne sürerek!

Bilmeyiz ki, bizim için önemli olan, bize yarını kazandıracak olan ilimdir; ilmi getirenin yaşantısı değil!

Aklı olan ilimle ilgilenir, anlayışı kıt olan da kişilerin fiilleri ve organlarıyla!

İnsan gördüğünün ötesini araştırır; diğer mahlûkat gördüğüne hüküm vererek ona göre değerlendirme yapar!

Kurân’da çok tekrarlanan, “iman edip gereğini uygulayanlar” ifadesi bu konunun önemine işaret etmektedir zira…

Eğer bir ilmin doğruluğunu tasdik etmekteyse vicdanımız; ve biz de o ilmin gereğini yaşayamıyorsak, önemli bir sorunla karşı karşıyayız demektir!

Para için, dünyalık için, dünya güzelliklerini yaşamak için sevdiklerine(!) baskıda bulunup; onları daha çok kazanmaya, daha iyi yaşamaya, daha çok çalışmaya teşvik edeceksin…

Ama, onların ebedî hayatlarındaki saadetleri söz konusu olduğunda, kenara çekilp, onların aklı var, ben karışmam, ne isterlerse yapsınlar deyip; onları, yanmaya giden yolda yürüdükleri hâlde seyredeceksin!

Ve sonra da sevgiden, yakınlıktan söz edeceksin!..

Buna ben de gülerim; kargalar da güler!

İnsan sevdiğinin hem dünyada hem de ölüm ötesindeki ebedî hayatta mutlu olmasını ister!

“Dünyası iyi olsun da âhireti ne olursa olsun, bana ne” demek, hangi mantığa sığar bilemem!

Eğer Allâh Rasûlü’nün veya Rasûlullâh Halifesi olarak tayin edilen zâtın hayatına bakarsak…

Başta Mekke ve Medine’nin en zenginlerinden ve büyük tüccar olduğunu görürüz…

Rasûlullâh’ın getirdiği ilmin doğruluğunu diliyle değil kalbiyle tasdik ettikten sonraki yaşantısı ne oldu bu zâtın? Bu konuya ilgi duyan, 1965’te yazmış olduğum Sıddîk-ı Ekber Ebu Bekr’in hayatını okuyabilirler!..

“Siz yalnızca iman ettik demekle, daha öncekilerin yaşadıklarını yaşamadan cennete gireceğinizi mi umuyorsunuz…” yolundaki Kur’ân uyarısını unutuyoruz galiba?..

Bir bilgiyi tasdik etmek, akıl sahipleri için gereğini de uygulamayı getirir!

Uygulanmayan ilim, gereği ortaya konmayan iman, lafla tasdikten başka bir şey değildir; insana hiçbir getirisi de olmaz!

Herkes kesinlikle ilminin gereğini yaşar! Herkesin davranışı ilminin sonucudur. İlmi tasdik ediyorsan, davranışı da, “ilim doğru olduğuna göre mutlaka bu davranış da doğru olmalıdır, ben bu konuda ilmim yetersiz olduğu için hikmetini anlayamıyorum” diyerek tasdik etmek zorundasın ki, daha sonraki aşamaların kapısı sana açılsın!

Şeytan seni, karşındakinin senin değer yargılarına veya duygularına veya şartlanmalarına ters gelen davranışları dolayısıyla ilimden uzaklaştırmaya çalışır!

Oysa her insan, kesinlikle, ilminin-idrakinin sonucu olan davranışları ortaya koyar, aklı başından alınmadığı sürece!

Ya ilmi reddedeceksin, hâlle beraber; ya da hâli kabul edeceksin doğru olarak ilimle beraber!.. Çünkü teknik olarak insan ilminin yani beynindeki veritabanının sentezlerinin sonucunu yaşamaktadır otomatik olarak her an!

Eğer bu dediğimi anlarsanız, fark edersiniz ki, hâl, ilmin sonucu ve dışa yansımasıdır!

İnsanların anlayışları sınıf sınıftır…

Kimine sivrisinek sazdır; kimine davul zurna azdır!

Kimine kitap, hitap ermez; kimine bakış, bıçak gibi saplanır!..

Herkesi kendi anlayışı ile sınırlamak, kişinin büyük yanlışlarına yol açar! Ben tokmakla ayılırım, sen bakıştan incinirsin!

Bu, fıtrî incelikle alâkalıdır ki, inceliği, herkes kendi yaratılış inceliği kadar sanır; ötesini akledemez!

Hz. Ebu Bekr’in hassasiyetiyle, Ebu Cehl’in hassasiyet ve incelik anlayışı çok farklı idi… İkisi de aynı Rasûlullâh’ı dinlemesine rağmen!

Birisi günde 24 saat, Rasûlullâh’ın getirdiklerine kafasını yorarken, O’nun anlattıklarını değerlendirmeye çalışırken; diğeri O’nun açıkladıklarından uzak durup, dünyalığını arttırmak için elinden geleni ardına koymayıp, tüm kafasını bu işe yoruyordu.

Ebu Bekr, Rasûlullâh’ın, “Rasûl”lüğünün yolunda yaşıyordu… Ebu Cehil, dünyanın!

Beynini ne kadar “Rasûl”lüğün yolunda kullanıyorsun?

Doğru bildiğin, kabul ettiğin “Rasûlullâh” ilmini, en yakınlarından başlayarak yaymak için, gününün ve beyninin ne kadarını bu işe ayırıyorsun?..

“İkra kitabek”… “Kitabını oku” ve “Hesap görücü olarak nefsin yeter” uyarıları ışığında, vicdanınla, uygulamalarını ne kadar hesaba çekiyorsun?

Rasûlullâh’a bu yolda yaptığı çalışmalar yüzünden “cinne uğramış, deli” dedilerdi; sen bırak delilik derecesini, akıllılık(!) düzeyinde neler yapıyorsun?

Eğer yaptıkların yeterli geliyorsa, vicdanın rahatsa, düşün… 

Sonra bir daha düşün…

Sonra bir daha düşünmeye çalış!

Acaba vicdanım da asliyetini yitirmiş olabilir mi, diye sor kendi kendine!

Bak Rasûlullâh’ın en yakınlarının, bu gerçekleri çevresindekilerle paylaşma yolunda verdikleri uğraşıya… ve tekrar dön bak kendine!

Hâlâ vicdanın rahatsa…

Yaratılış kemâlini yaşıyorsun elbette… Mübarek olsun! Selâm olsun!

Ama gene de, yarın pişman olmamak için, belki zamanı gelmiştir diye ara ara vicdan muhasebesi yapmayı ihmâl etme!

Dostlarım…

Allâh’a “B” sırrıyla iman ve bunun gereğini uygulayarak yaşamak yemin ederim ki, insan için en önemli ve en öncelikli konudur!

Lütfen bunu anlamaya çalışın!

Belki yarın, ben de ortadan kalkacağım bedenimle, ama bu yazdıklarımın gerçeklik payı, hiç değişmeden kıyamete kadar herkes için değişmez bir şekilde devam edecek…

Yarın Rasûlullâh’ın huzuruna çıktığınızda, “sana imanım dolayısıyla elimden gelen her şeyi yaptım” diyebilecek yüzünüz var mı?

Varsa, hiç bu chatlere ve bu ilme ihtiyacınız yok demektir!

Mübarek olsun yolunuz…

Ama vicdanımız bunu diyebilecek yüreği kendimizde bulamıyorsa, bu konuya daha fazla ağırlık vermek zorunluluğu söz konusu, demektir…

Evet, daha fazla vaktinizi almamak için şimdilik bu konuya ara verip, sorayım… Bu konuyla ilgili sorusu olan var mı?

Soru

− İnsan dünya için çalışmasın mı? Dünyalık için çalışılmayacak mı?.. İnsan dünyalık için çalışmayacaksa niçin Dünya’da yaratılmıştır?

Üstad

− İnsan öncelikle Allâh’a “halife” oluşunun hakkını vermek için yaratılmıştır; elbette buna fıtratı müsait olan “insan”lar!

İkinci olarak da ebedî yaşama, ancak bu dünyadaki bedensel ve beyinsel şartlarla hazırlanılabileceği gerçeği nedeniyle, bu dünyada var olmuştur…

Dünyalık, insanın yalnızca ölüm ötesi yaşama rahatça hazırlanmasını sağlayabileceği kadarıyla, insan için önemlidir!

Soru

− Yazdıklarınızdan oldukça istifâde etmeye çalışıyorum. Geçen haftaki sohbette yanlış anlamadıysam, “başkalarının hayatı beni ilgilendirmez” şeklinde bir ifade vardı.

Şimdi ise, “sevdiklerimizin hayatlarını düşünmeliyiz” şeklinde bir ifade var. Bu ikisini nasıl anlamalıyız? Teşekkürler.

Üstad

− Biz, Rasûlullâh’a gelen, “en yakınlarından başlayarak âhirete dönük gerçekler doğrultusunda onları uyar” hitabının gereğince, insanlarla ilişkimizi sürdüreceğiz.

“İnsanların benim hakkımdaki yorumları beni ilgilendirmez, hak bildiğim yolda” anlamındadır geçen haftaki cümle…

Oysa en sevdiklerinden ve yakınlarından başlayarak tüm ulaşabildiklerini ölüm ötesi yaşamın gerçekleri hakkında uyarmak hepimizin, yani tüm buna inananların görevidir. 

Soru

− İnsanlara faydalı olmak; aç insana ilmi mi, ekmek mi?.. Her türlü zenginliği sarf şekli de ölüm ötesi hazırlığı değil midir?..

Üstad

− Aç insan, açlıktan dünyasını kaybeder; ilimsiz insan ilimsizlikten tüm ebedî hayatını kaybeder!..

Hangisi önemli öyle ise?.. Ayrıca Ebu Hureyre’nin günlerce açlığa, bir yudum süte muhtaç oluşuna rağmen Rasûlullâh’ın kapısından, ilmin kapısından ayrılmamasını ve pek çok sahabenin de bu yolu tutuşunu nasıl anlamalıyız acaba?

Soru

− “Âhir zamanda müminin zengin olanı daha hayırlıdır” hadisini nasıl anlamalıyız?

Üstad

− Yoksulluk içinde yaşam mücadelesine ayıracağı vakit dolayısıyla, gereken vakti bulamayacağı için kişi…

Soru

− Üstadım, “B” sırrı ile, Hz. Âli’nin “B” harfinin altındaki nokta Benim”, demesi arasında bir fark var mı?

Üstad

− Hz. Âli’nin, kendini o “nokta”lık boyutunda tanımasıdır.

Soru

− Peki insanın bu vicdan muhasebesinde kendine geçer not vermesine yardım edebilecek bir yoldan yürütücünün peşinden gidip gitmeme zorunluluğu nedir peki?

Çünkü din konusunda birbiri ile çelişen o kadar çok varyasyonlar var iken, biz hangi normlara göre vicdan muhasebesini yapacağız… Bunların hepsi de Rasûlullâh’ın yolundan gittiklerini iddia eden insanlar… O zaman???

Üstad

− Rasûlullâh’ın ve O’nun yanındaki yakınlarının yaşam biçimlerine bakıp, kimseye tâbi olmadan, aklımızın gösterdiği yolda vicdanımızın bizi rahatlatacağı şekilde yaşayarak! Sadece Rasûl’e tâbi olmakla mükellefiz.

Bunun dışında herkesin ilminden istifâde edip, aklımızla gerekli sentezi yapıp, kararı kendimiz verip, sonuçlarına da kendimiz katlanacağız. Çünkü sistemde mazerete yer yoktur!

Soru

− Peki, ehli fetih olan kişilere de mi? Onlar, yoldan yürütücü görevini üstlenmiş kişiler değiller midir? Kaldı ki herkesin ilmi de farklı farklı; kötü olan ise, birbiri ile ÇELİŞKİ gösteriyor olmaları… Onlar bu hâldeyken, dışarıdan izleyici olan kişiler neyi kendisine referans alacak o zaman?

Üstad

− Her ilim sahibi, ilmini insanlarla paylaşmak zorundadır…

Bununla beraber herkes de Rasûlullâh’ın bildirdiklerine imanla mükelleftir…

Ben bildiklerimi yazarım…

Sen aklına, mantığına yatttığı kadarıyla, benim yazdıklarımdan yararlanır ve gereğini yaşarsın…

Ölüm ötesinde kimse sana, niye Ahmed Hulûsi’ye tâbi oldun veya olmadın diye bir şey sormayacaktır…

Karşındakinin fetih ehli olduğunu nereden biliyorsun?

Sen, o ortama kendini ne kadar hazırladıysan bunun sonuçlarını yaşayacaksın.

Önemli olan, insanın kendini ölüm ötesi boyuta hazırlamasıdır…

Dünya ile âhiret şu kesin çizgiyle birbirinden ayrılmıştır:

İlminde olup da dünyada yapmadığın şeyleri orada yapıp getirisini elde etme şansı yoktur!

Burada ne yapıp ruhuna yüklemişsen, o kadarını yaşayacaksın orada…

Bu yüzden Dünya, âhiretin tarlasıdır, denmiştir…

Bir soru soruyorum hepinize:

Rüyalarınızda, şu anki ilminizin ne kadarını yaşıyorsunuz?

İlminizin ne kadarını rüya boyutundaki yaşamınıza geçirebiliyorsunuz?

Rüya, ölümün kardeşi olduğuna göre?..

Hepinize çok teşekkür ederim değerli vaktinizi bana ayırdığınız için…