OKYANUS ÖTESİNDEN

Ahmed Hulûsi

Soru

− Üstadım… Korku, duyduğumuz kadarıyla âlimde olurmuş; haşyet ârifte, cesaret de cahilde!.. Haddini bilmezlik olsa gerek, kusurumuzu bağışlayın…

Estağfirullâh, arkadaşlar, dün bir hatam olduğundan bahsettiler, elimde olmadan sebep olmuşum, onun için kusurumu bağışlayın demek istedim…

Üstad

− Düne ait ne varsa dünde kaldı cancağızım… Bugün artık yeni şeylerden bahsetmek lazım… Namazın kazası olmazmış diye yazıp duruyor A…

Arkadaşlar son günlerde özellikle üzerinde durduğum bir konu var…

Biz gelelim ana konumuza… Amerika’ya gelip sizden uzaklaştım(!) ya… Şimdi devamlı şu konu üzerinde duruyorum…

TAKLİTTEN TAHKİKE!..

Taklidî bilgi ve birikimden nasıl geçebiliriz Tahkike!..

Bu konuda nasıl bir çalışma yapmalıyız dersiniz?..

Falanca ya da filanca dedi, diye kabulden… Bizâtihi gördüğün bir şeyi kabul noktasına nasıl ulaşabiliriz?..

Dün akşam geç saatlerde …le konuşurken; bazı idrakların kendisini, ürkme, haşyet noktasına götürdüğünü ve elinde olmadan duraksadığını ifade etmişti anladığım kadarıyla…

Sizde de bu konuda açılan bir şeyler var mı?.. Düşünmekten ürküntü duydunuz mu hiç..!

Sembol ve hikâyelerin işaret ettiği gerçekler acaba nedir diye düşünmeye başladığınızda, size ürküntü verecek bir noktaya ulaştınız mı HİÇ?..

Evet, ne diyorsunuz?..

Cevaplar

− Evet!

− Evet!..

− Sizinle konuşurken bile o duygu içerisindeyim…

− Bahşettiğiniz ilmi yaşantıma geçiremediğim için hayıflandım zaman zaman…

− Evet… Düşüncelerimden de sorumlu olduğumu anladığım zaman!

− Aldığımız bilgi birikimini yaşantımızda o kadar alt seviyede kullanıyoruz ki daha o ürküntüyü hissedemedim… Ancak, böyle bir ilimle karşı karşıya olmaktan haşyet duymaktayım Üstadım.

− Ben geçtiğimiz haftalarda öleceğim anda neler olacağını düşünürken içimi farklı bir his kapladı. İçinde bulunduğum an o anmış gibi geldi. Çok ürkütücüydü. Bir de, bazen birine kızarken çok ayıp bir şey yapıyormuşum gibi hissediyorum. Ama maalesef çok kısa bir an!

− Teslimiyetin hissi ile, hayır…

− Bu işin basit olmadığını; yaparım diye hissettiğim şey karşıma çıkınca, ürktüğümü; ve bir kez daha düşünmem gerektiğini hissettim ve ediyorum…

− Rasûlullâh’ın tam yanındaymışız gibi hissettiğimizde…

Üstad

− Sormak istediğimi sanırım anlatamadım…

Din kapsamı içinde öğrendiğiniz her şeyin, gerçekte bir şeylerin sembolü olduğunu; ve bu sembollerle çok daha farklı şeylerin anlatılmak istendiğini fark ettiniz mi?..

Cevap

− Evet… 

Üstad

− Eğer fark ettiyseniz, bu fark ediş size neler düşündürdü?..

Cevaplarınızı burada istiyorum… Bana arkadan e-mail veya mesajla cevap vermeyin lütfen, onları okumuyorum…

Her şeyi burada açık açık konuşacak duygusuzluğu edinin artık!..

Eğer bu dediklerim size ulaşmıyorsa, o zaman bana hiç gerek yok; bir saygıdeğer şeyhefendi ya da hocaefendi de sizlere çok şeyler verebilir demektir!..

Cevaplar

− Allâh (C.C) ve sistemin büyüklüğünü, mükemmelliğini ufacık beyinlerimizle anlayabilmek zaten imkânsız!.. Ancak anlamaya çalışmak bile haşyet duymak için yeterli bence… En azından bende böyle oluyor Üstadım…

− Semboller ötesinde birtakım şeylerin olduğu kesin fakat, düşüncelerimi beş duyu ötesine yönlendiremedim, bir altıncı boyutta düşünemedim…

− Hiçbir şeyin gördüğümüz ve anladığımızı zannettiğimiz ve beynimizin içinde hayal ettiğimiz gibi olmadığını…

− Anlatılanların sembol olduğunu, zaman zaman, yoğun bir şekilde sohbetlerde idrak ettiğimde bunların tamamen yaşamımızda gerçekleştiğini düşündürdü…

− Ürküntü değil, kendini bulmanın idraki ve tadını hissetme, ne olduğunu bilerek her şeyle bütünleşmek… İşte o zaman, kâinatin rumuzları sembolleri bir bir çözülüyor… Yeniden doğanların safında yerini bilerek alıyorsun…

− Yanlış şartlanmalarımı düzeltmek için yaptığım çabanın çokluğuna karşılık, az olduğunu fark ettiğimde hep ürküntü içindeyim…

− Hiçbir şeyi çözemediğim için ürküntü içindeyim…

− Şartlanmalardan kurtulmak zorunda olduğumu, aksi hâlde hiçbir şeyi hakkıyla idrak edemeyeceğimi düşündürdü…

− Her an karşılaştığım sembolleri okuyamamanın sıkıntısını duyuyorum…

− Daha önce DİN konusunda şartlanma yollu da olsa hiçbir bilgim olmadığı için fazla şaşırmadım ve elimden geldiğince bu gerçekleri araştırmaya ve anlamaya çalıştım…

− Kendi hayalimizdeki bir âlemde yaşadığımızı; gerçek âlemin çok değişik ve acımasız olduğunu anlıyorum…

− O ilk fark ediş anım titretmiş ve ürpertmişti beni!.. Meğer her şey bir adım ötemdeymiş dedim… Daha önce bu idrak sınırından defalarca döndüğümü hatırladım…

Nihayet bu idrak ettiriliş sonrasında dönüş yolu yoktu; gidecek başka kapı yoktu!.. Ya ileri gideceksin ya da azaptasın dedim kendime..

− Şu an’a kadar öğrendiklerimden çıkardığım en önemli sonuç, var zannettiğim her şeyin aslının BEN’de olduğu, ayrıca bunları ortaya çıkaracak kuvvetinde halifetullâh olarak BEN’de bulunduğunu bilerek, her şeyin özünü bulmaya çalışıyorum.

Her farklı bilinç boyutunda gerçekler değişiyor gibi sanki, bu yüzden mecazlar veya şimdiki gerçek bildiklerim her an değişebilir gibi geliyor…

− Ürküntü olarak adlandırdığınız duygunun kişinin idrakı ile bağlantılı bir his olduğunu, herkeste farklı hislerle isimlenmesi gerektiğini düşünüyorum; tanrımı öldüremememin sıkıntısı ile tamamıyla taklit yaşamdayım…

− Bir şeyden ürkmek gerekseydi bu ürkmenin kendisi olurdu diye düşünüyorum…

− Epeydir chatte sorularımıza muhatap oluyorsunuz… Bizde bahsettiğiniz fark edişi algılıyormusunuz, ki açıklamamızı istiyorsunuz Üstadım!!?

− Sembollerle sınırlanmış olmak ürkütücü!..

− Sembolleri okumak zaten çözmek değil mi? Yani çözülmek…

− İdrak ettiklerim, edemediklerimin yanında çok azdır. Sistemin (Dinin) tarafınızdan yapılan rasyonel açıklamasıyla anladıklarım karşısında heyecan duyuyor, çözemediklerimin karşısında ise ilmimi ve kapasitemi arttırma çalışmaları yapmaya çalışıyorum… 

Üstad

− Çoğunluğa, anlatmak istediklerimi anlatamamış olmanın acziyle üzülüyorum…

Demek ki gerçekten âciz ve garîbim… Bağışlayın beni!..

Cevaplar

− Bu idrakın geçmişi ile ilgilenmek istemiyorum… Geleceği için ise: Öz benliğimin gereğini şuurumda … rağmen tavizsiz korumaya çalışırken; birimliliğime yüklenen acziyet ve mesûliyeti zaman zaman hayâ, haşyet ve huşû ile hazmetmeye çalışıyorum!.. Yegâne en büyük dikkatim ve kaygım ise, İNSANLIĞIN EN BÜYÜK ŞANSINI DEĞERLENDİREMEMEK VE ALGILAYAMAMAK!

− Sembollerın vurguladığı gerçekleri kullanma sınırına yaklaşmak…

− Ben şunu düşündüm. Niye acaba sembollerle anlatıyor?… Direkt anlatılması mümkün değil mi?.

Üstad

− KOZA’nın dışına dair, sembollerle anlatılanların gerçeğini merak etmiyor musunuz; diyordu Elf, Cem’e…

O takdirde çıkart başını KOZA’dan da bir bak bakalım çevrene!..

− Ama Kozamı delemiyorum ki!.. demişti ona Cem!..

− Ne olur Elf, dedi Cem…

Sen dışarıdan delsene kozamı!.. ki, ben kafamı çıkarabileyim kozadan dışarı..?

− Olmaz bu kesinlikle dedi Elf, Cem’e… Sen hiç yumurtanın kırılarak civcivin dışarı çıkarıldığını gördün mü?.. Belki yumurtasını içeriden kıran civcive, çıkması için yardımcı olunabilir… Ama yumurtasını kırmamış civcive, kesinlikle dışarıdan kabuğu kırılarak yardımcı olunmaz!.. Zira bu ona zulüm olur!..

Cem hâlâ anlayamamıştı Elf’in ne demek istediğini… Soruyordu…

− Ama niye… Ben kozamı delip de çıkaramıyorum başımı hâlâ dışarı!..

− Sen, dedi Elf… Dışarıda nefes alıp yaşayabilecek bir hâle gelmiş olsan, zaten kendin deler ve kırarsın kozanı; çıkartırsın başını dışarı; ve o havayı teneffüs edebilir ciğerlerin; yaşamaya başlarsın koza dışında!.. Ama şu anda kozayı kıramamanın sebebi zaten, ciğerlerinin koza dışındaki gerçekleri (pardon); havayı teneffüs edebilecek bir kapasiteye ulaşamaman!.. Bu durumda senin kozanı kırmak, sana yapılacak en büyük zulüm olur!.. Zira o hava zehir olur senin ciğerlerin için!..

Cem bir hayli zorlanmıştı, kozanın dışında bir yaşam olduğu hâlde, kozayı delip de o yaşamı fark edememekten dolayı…

İşte ben de garîbim o Cem gibi…

Fark ediyorum; kozamın dışında bir yaşam var ama… Hâlâ kozanın içindeki kendi hayal dünyamın içinde, kendi yarattığım değerler ile ömür tüketmekten başka bir şey gelmiyor elimden!..

Aslında biliyorum, benim bu çok önemli değerlerimin, Çin’in hong thukiyang köyünde sıfır değer ettiğini!..

Biliyorum ama; beni kozamın değerleri tatmin ve mutlu ediyor ya!..

Gidip bir balık yeyip boğazda, avunabiliyorum ya!..

Çevremdeki üç-beş dosta bir şeyler anlatıp, bilgiçlik taslayıp, kendimi tatmin ediyorum ya!..

Çaresizliğimi, avuntularımla örtmeye çalışıp, böylece kendimi aldattığımı sanıyor; uyuşturabiliyorum ya bilincimi; sanki uyuşturucu koklamış gibiyim!..

Neyse, başınızı ağrıttım, lütfen bağışlayın beni…

Kendi dertlerimle sizleri meşgûl etmek hiçbir yarar sağlamayacak bana! Gene de bazen insan, kendini dinleyecek birini bulunca böyle deşarj olmak istiyor işte…

Gelin, siz bana, dünyanızın güzelliklerinden söz ederek avutun beni lütfen!.. Yarama merhem olun!.. 

Cevap

− “Cem, artık herhangi bir konuda Elf’e ısrar etmenin faydasız olduğunu anlamıştı… Elf, daima ne diliyorsa onu yapıyordu… ve karşısındakinin ısrarı üzerine de yapmak istediğini asla değiştirmiyordu!..

Üstad

− H….., “EVRENSEL SIRLAR” kitabına göz atacak vaktin oldu mu hiç?..

Cevap

− Kozam beni avutmuyor ki kozamın güzelliklerinden bahsedeyim… Evet Üstadım…

Üstad

− Bir soru sormuştum… Ayrı mertebelerdeki iki birbirini seven insan cennette nasıl bir arada olacak diye?..

Cevaplar

− Cennette ayrı mekânlar değil, farklı haz almalar vardır. Bu da dünyada elde edilen ilim seviyesine göredir…

− Şu anki zâhir âlemde mertebesi bir olanlar, ancak bâtında da beraber olabilirler…

− Kozamca; lüsid rüyalar görenler bilirler, o anda istedikleri hatta akıllarından geçen her şey anında yerine gelir…

Cennet hayatının da bundan geri kalmayacağını düşünürsek, cennetteki yakınlarımızı görmeyi dilememiz, onlarla birlikte olmamız için yeterli olacaktır. Sanırım ki, eğer biz cennette isek dilediğimizi görmemiz için onların da cennette olması gerekmez. Nerede ve ne hâlde olurlarsa olsunlar, biz onları kendi yanımızda ve istediğimiz hâlde görüp konuşabiliriz…

Bu arada cennet denilen boyutun kendi özellikleri haricinde, herkes istediğince cennet meyveleri yaratıp dilediğince yaşayacağını düşünecek olursak, buradan herkesin cennetinin kendine özel olacağı sonucunu çıkarabiliriz.

Kişinin hayal ve tasarruf gücüne göre özel bireysel âlemler…

− Bir birimin cennette olması, bence, onun şuurunun büyük bir kısmını istemli olarak kullanabildiğini gösterir; dolayısıyla istediği birimle de birlikte olabilir diye düşünüyorum, Üstadım…

− Melekiyet vasfını almış birinin bir alt boyutaki ile görüşmesi, birimdeki kün vasfı ile dilediği gerçekleşir diye düşünmüştüm…

− Arınmalardan geçtikten sonra cennette buluşulabilir, herhâlde yine mertebe farkı olur.

− Aynı mekânda olabilirler, ama buluşamazlar… Herkes ilmine göre bir yer edinir.

− Alt boyutta olan üst boyutta olanı kendi mertebesi kadar görebilir.

− Belleğinde hatırlayarak ve telepatik bağlantı kurarak…

− Olamayacaklar! Olmaya da ihtiyaç duymayacaklar!

− Cennette ayrı mertebeleri insanlar kendi benliklerinde yaşayacaklar yani bir arada yaşamalarına karşın herkes kendi cennetini yaşayacak sanıyorum…

− Cennete gidenin her istediği olacağına göre, kişi kapasitesi, oluşturabilme gücü kadar sevdiği ile birlikte olabilir diye düşünüyorum…

− Üst mertebedeki şuurun dilemesi ile görüşebileceklerini düşünüyorum…

− Bu dünyada da görüşüyoruz. Ama bu hayatı algılayışımız ve yaşama şeklimiz farklı, ilmimize göre… Aynı olay neden cennette olmasın?..

− Öğrendiklerimize göre; cennet tek bir boyuttur. Aynı bilinç mertebesini paylaşmadan cennete girenler, her ne kadar aynı boyutta görünseler de, bâtınlarında keşfettikleri özellikler, onların kendi boyutlarında yaşamalarına yol açacaktır. Bu nedenle mekânsal bir buluşma ifadesi, birimlerin âfakî algılamalarına işaret etmektedir…

− Birlikte olmaya ihtiyaç duyacaklarını (cennette) düşünemiyorum!

− Üst boyuttakiler alt boyutladakilerle ilişki kurabilirler…

− Cennette yaşayanların tüm istedikleri gerçekleşeceğine göre, diledikleriyle görüşebilirler. Tersi azap olur ki cennette azap yoktur, öğrenebildiğimiz kadarıyla…

− Cennette birimler birbirleriyle birlikte olacaklar ancak biri diğerinin yaşadıklarını algılayamayacak…

− Şu anda da nasıl aynı bilinç mertebesini paylaşamıyorsak, cennette de aynı algılamalar içinde olacağımızı zannetmiyorum…

− Alt bilinç boyutundaki, üst bilinç boyutundakini kendi kapasitesince algılayabilirken, üst bilinç boyutundaki dilediği anda alt bilinç boyutundakiyle algılayabilir…

− İstedikleri kişileri düşündükleri anda onlarla birlikte olabilecekler ancak bu kendilerindeki bilgi nispetinde, bir hayal ürünü olarak gerçekleşecek diye düşünüyorum…

− Bu boyuttaki gibi birbirlerini sûret olarak algılarlar; fakat Dünya’da tanıyabildikleri oranda bilirler birbirlerini…

− Cennete giden herkesin orada Dünya’da edindikleri kapasite kadarıyla yaşacaklarını bildiğimize göre, idraki ölçüsünde Dünya’da algıladığı birimsel yapılarlarla birlikte olacaktır, diye düşünmekteyiz Üstadım…

− Mertebeler bir arada olmasa dahi en azından haberleşirler diye düşünüyorum…

− Zâhir, bâtının aynası olduğuna göre… Nasıl ki burada birimler kendi cennetlerini veya cehennemlerini burada beraberken de yaşayabiliyorlarsa birisi nefsinde makâm sahibi olmasına rağmen pekâlâ eşi nefsi emmâre de olabiliyorsa, Âhiret dediğimiz âlemde de her birim, kendi boyutunda cenneti veya cehennemini yaşıyabilir sanıyorum…

− Arınmamışlar cennete giremez…

Üstad

− Emmâre nefs, cennete giremez!.. Niye?

Cevaplar

− Nefsine zulmetmektedir. Ancak (bana göre) gerçeğinin, kimliğinin farkına varamayan ve idrak ettiklerini yaşayamayan da emmâre nefs’tedir…Birçokları kendilerini bu sınıftan saymasalar da maalesef bu böyledir… diye düşünüyorum…

− Bu Dünya’da sizi ne kadar görebildik ki ÜSTADIM?..

− Bir arada olmak isteği gibi Dünya şartlarının oluşturduğu psikolojilerin cennette devam edeceğini sanmam…

− Üstadım, sizinle burada olmak cennetten başka bir şey değildir. Ben sadece akrabalarıma ihtiyaç duymayacağımı kastetmiştim…

Üstad

− Akrabaların okuyor mu bunları?..

Cevaplar

− Evet ben okuyorum Üstadım… Sonsuz bir hüzün duydum Üstadım…

− Ben de Üstadım…

− Ruhta görüşün keskin oluşu dolayısıyla âhiret, cennet ve cehennem boyutlarında birimler birbirini görebilir. Âyet ile; ve sizin anlattıklarınızla bu husus sâbitleşmiştir!..

Rasûlullâh da Bilâli Habeşi ile cennette görüşüyordu… Şu fark var; bâtınî boyutunu zâhire çıkarabilenlerin algılama kapasitesi daha fazladır… Önemli olan budur.

− İdraki geniş olan her boyutta, idraki dar olana göre daha farklı ve kapsamlı algılayacaktır. İleri bilinç düzeyindeki, alt düzeydekine ister açık olur ister kapalı. Alt düzeydeki daha üsttekine göre zaten her boyutta â’mâdır…

− Her insan veritabanında sahip olduğu bilgi kadar bulunduğu cennet ortamını değerlendirebilir. Bu Dünya’da da yan yana eşler cennet hayatı yaşıyor olabilirler, fakat değerlendirmeleri farklıdır…

Üstad

− Dostlar…

İnsanların anlayışı galiba birkaç mertebe… Herkesin anlayışı bu mertebelerden birisi içine giriyor…

Şimdi sizin anlayışınız çeşitli anlayış mertebelerinden hangisi içinde acaba?..

Birinci mertebe şu:

Adama diyorsun ki: Şirk koşma!.. Şirk büyük zulümdür…

Dinliyor seni ve cevap veriyor: Evet haklısın Allâh Tek’tir… O her an bizi görüyor!.. Yarın mahşerde huzuruna çıkıcaz! Hesap vericez yaptıklarımız için!.. 

İkinci mertebe de şudur:

Ben Allâh’a inanıyorum… Nasıl şirk koşarım ki… Emirlerini tutuyorum; yasaklarına uyuyorum; hem ben onu çok seviyorum!..

Üçüncü mertebe:

Evet, anladım ben asla şirk koşanlardan değilim!.. İyi ama ne diye bu işi yapıp başını derde soktun?.. Mâdem öyle işte böyle!..

Dördüncü mertebe:

Şirk derken herhâlde şirki hafî demek istiyorsun! Biz ondan gayrını görmüyoruz ki şirk düşüncesi içinde olalım!.. Ben, sen, o yok; yalnızca O var!.. Ama âyet ne diyor: “O yaptıklarından sorulmaz ama siz mesûlsünüz!..” Öyle ise sen yaptıklarından sorulacaksın!..

Beşinci mertebe…

O bizim özümüz, varlığımız, her şeyimiz… Ama biz bunu yaşayamıyoruz!.. Bir yaşayabilsem, o zaman nefsime zulümden kurtulacağım!..

Bir başka mertebe:

Sevdiğine: Sen Hak’sın ve gayrın yok!.. Her yerde seni görüyorum!.. Ama şu Ahmet abi yok mu!..

Bir başka mertebe…

“O” yok, ben varım!.. Senarist tek; senaryo tek; herkes hakkıyla rolünü oynuyor… Bırak içkisine, kumarına zevkine devam etsin; orada da öyle istiyor!..

Bir başka mertebe…

Tek olmasına tek de, nedir bu cehennem, cennet?..

Evet bir kısım düşünenlerin düşünceleri…

Aman Üstadım, canım Üstadım, ben seni çok seviyorum Üstadım, ben asla şirk koşanlardan değilim ve nefsime zulmetmiyorum!..

Ben TEK’i görüyorum ya… Boş ver diğerlerinde de Öyle O işte!..

Evet, şirk koşmayan çeşitli düşünceler ve bakış açıları!.. Bunlar imanlı ve cennete gidecekler ve orada Cemâlullâh’ı seyredecekler!..

Ha sahi…

Neydi o Rasûlullâh’ın işareti… Cennet ehlinin çoğunluğunu “bühl”ler oluşturacak anlamındaki hani..?

Bir neye, nasıl iman gerektiğini bilebilsem!..

Bir neyi, nasıl fark etmem gerektiğini fark edebilsem!..

Bir neyi, nasıl idrak etmem gerektiğini kavrayabilsem!..

Bir düşüncelerimdeki çelişkilerden kurtulabilsem!..

Bir idrak ettiklerimi tam uygulayabilsem…

Bilmeyenler için özetle anlatayım…

Adam tavuk gördükçe kaçıyormuş, çünkü “Ben mısır tanesiyim, görürse beni yer…” diye… Almışlar hastanede tedaviye… Öğretmişler ki, sen mısır tanesi değil, insansın!..

Bir gün gelmiş, yıllar sonra, “Öğrendim bildim ki ben insanım” demiş!..

Salmışlar dışarı…

Bahçede giderken bir tavuk görünce gene kaçmış… Başhekim yakalatıp getirtmiş, demiş adama:

− Yavrum öğrenmiştin ki insansın, niye kaçtın?

− İyi ama, o tavuk biliyor mu benim yem olmadığımı?.. Hikâye bu işte! 

Ben öğrendim bildim de O olduğumu; karşımdaki acaba biliyor mu?..

Benim-senin-onun, bir olduğumuzu, hep biliyoruz da; onlar acaba öyle olduğumuzu biliyorlar mı?

“O”, diye düşünmek acaba şirk midir?..

“O”, diye düşünmeden yaşamak nasıl olur?..

Hesap sormadan yaşamak, ne demektir?.. Kimden hesap sorulur, ya da niye sorulmaz?..

Cehennem var mı, Hak mı, yalnızca ölüm sonrasında mı?.. Ölümden sonra neler yaşayacağız?

Efendim ölümden sonra şunları şunları yaşayacağız…

Nereden biliyorsun?..

Rasûlullâh dedi ki; falanca ermiş dedi ki, sen dedin ki!..

Dedim ki, dedin ki, dedi ki…lerle TAKLİTTEN ÇIKIP TAHKİKE ULAŞACAĞIZ, öyle mi?..

“Mukallidan, şirk ehlidir” diyen ne demek istemiş ki?..

Hangi bilgimiz YAKÎNE dayanıyorsa, onda şirk yoktur!..

Cebinde olmayan, üzerinde tasarruf etmemekte olduğun şey, senin değildir!

Şirkin zıddıdır yakîn!

Cebindekidir yakîn!..

Yakîn tasarrufu getirir, ki o da tahkikin sonucudur!..

En büyük yalancı, ilmini paylaşmadığı kişiye seni seviyorum diyendir!..

Sevgi, sahip olmak değil, paylaşmaktır!..

Bilincini paylaşmadığın kişiye seviyorum seni, demek, yalnızca onu aldatmaktır!..

Allâh Rasûlü: “Aldatan bizden değildir” demiş…

Bunu yalnızca maddi anlamda anlamak basitliktir!..

Çevrenle ilmini, bilincini paylaşmıyorsan; onların kendilerini cehennem ateşine atmalarına yol açacak davranışlarına göz yumuyorsan, onlara ihanet ediyorsun; onlara zulmediyorsun; onları harcıyorsun; demektir…

Allâh Rasûlü’nü sevdiğini söylerken bile yalan söylüyorsun; dediler bana!.. Niye dedim…

Çünkü O, bütün ömrünü insanlara ölüm ötesi yaşamı ve hakikati anlatmak için değerlendirmişti… Sen O’nun yolunda ne çalışma yapıyorsun ki, O’nu sevdiğini söyleyebilesin… Dünyada bırakıp gideceğin şeyler uğruna ömrünü tüketirken, çevrenle ilmini ve inancını paylaşmaya korkarken, nasıl O’na olan inancın ve sevginden söz edebilirsin ki… dediler!..

TAKLİTTEN TAHKİKE giden yol uzun; ve yaşamımız ortada!..

Kendimizi tatminse amaç, bunun bedeli hayli ağır!..

İlk şart Taklitten çıkıp, Tahkike ermek için… Kendimizi aldatmaktan vazgeçmek!

Düşünelim o zaman, ne kadar şuurlu yaşıyoruz… Ne kadarlık kabulümüz, falanca dediği için; ne kadarı da yakînimiz sonucu?..

Soru

− Eûzü çekmek hangi anlayış içinde olur veya çekince hangi idrak için çekeriz..?

Üstad

− Eûzü çekilmez, yaşanır… Tıpkı şeytanın yaşadığı gibi!

Özür dilerim sıktım sizleri… Yorulup düştü çoğunuz chatten!

Evet, bugünlük de bu kadar… Hepinize iyi geceler…