OKYANUS ÖTESİNDEN

Ahmed Hulûsi

Üstad

− Selâmu aleykum dostlar…

Bugün size yazabileceğim hiçbir şey yok kafamda… Bomboş bir boşluktayım!..

Ben güya Kurân’ı okuduğumu sanırdım!..

Dün gece gizlice kulak misafiri oldum ELF ile Cem’in bir konuşmasına ki, kafam karıştı…

Yirmi sene aradan sonra ELF tekrar CEM ile buluşmuş!.. Neler konuşmuşlar, neler olmuş, belki ilerde Cem’den dinleriz… Ama bir şey var ki, onu size anlatmadan geçemeyeceğim… İster misiniz anlatmamı?

Cevaplar

− Lütfen Üstadım… (chat’e katılanların ortak cevabı)

Üstad

− Yirmi yıllık çalışmadan ve uğraşıdan sonra sen Kur’ân “oku”duğunu sanıyorsun artık değil mi Cem?

diyordu… Cem cevap verdi…

− Evet, artık o âyetlerde neler denmek istediğini anlıyorum galiba!..

− Zaten eski yorumcular da senin gibiydiler hep Cem!..

− Nasıl yani?.. Âyetleri okuyup, o kelimelerin geniş kapsamlı olarak mânâlarını ortaya koyarak; neler denmek istediğini araştırıp, çözüyorum!..

− Doğru Cem!.. Evet aynen öyle yapıyorsun!.. Zaten bütün MUKALLİT YORUMCULAR da bunu yapıyor işte!..

− Elf, lütfen..! Daha geldiğin gece benim kafamı allak bullak etmeye başladın!.. Başka nasıl yapılabilir ki?..

En geniş kapsamlı olarak oradan mânâ çıkarmaya çalışıyorum, bu kadar yıllık birikimim ve bilgisayar gibi çalışan beynimle… Daha ne yapabilirim ki?..

− Hiçbir şey yapamazsın; yaşayabilirsin!..

− Cem olarak yaşıyorsun!.. Cem’likten soyun; ve okuduğunu, SÖYLEYEN olarak YAŞA!.. O an’ı ve olayı yaşayan olarak yaşa!..

Ki böylece okuduğun yazıların, metinlerin, uyarıların gerçekte neye işaret ettiklerini hissederek fark edesin!..

− Elf, sen neler diyorsun… Ben onları anlamak için bütün ilmimle yöneliyorum okuduklarıma!..

− Evet, tam mükemmel bir MUKALLİT gibi!..

− ELF yapma ne olur, beni perişan ediyorsun!..

− Gerçek seni perişan ediyorsa, ol! Ne çıkar! Kör bir MUKALLİT olarak boyut değiştirmektense; perişan olmuş, ama gerçeği bulmuş, yaşamış ve hissetmiş bir MUHAKKİK olarak boyut değiştirmen bence çok daha iyidir!.. 

− Bu kadar yıllık çalışmam boşa mı gitti yani?

− Bu kadar yıllık çalışman, geldiğin noktada, iyi bir mukallit olduğunu fark etmene ve kavramana yaradı!.. İyi bir gelişme değil mi?..

− Peki benim bu kadar anladıklarım ne olacak?..

− Onlar senin, veritabanına GÖRE, yorumlarındı!.. Bir de olayı ve kişiyi YAŞAYARAK, bak bakalım o konunun içyüzüne; acaba ne göreceksin?

− ELF bu kadar yıldan sonra bana bu yapılır mı?..

− Cem, eğer sana bunu yapmasaydım, kendini işin hakikatine ermiş mutlu bir fâni olarak sanıp, öylece cennetini yaşayacaktın; kör olarak!

− Oysa şimdi ne olacağım ELF?

− Belki, işin hakikatini, kişi ve olayın hakikatiyle özdeşleşerek fark etmeye; ve ona göre boyutsal yaşamaya geçeceksin! Varlıkların özünde, o varlıklar olarak yaşamaya başlayacaksın!..

Sonra da yeni açılımlara geçeceksin…

Bu yalnızca MUKALLİT sınıfından çıkıp, Gerçek Kapısı’ndan içeri girebilmek için gerekli adım Cem!..

− Elf inan ki sana duygularımı anlatamam!.. Beni gerçekten yıktın!.. Bu kadar yıllık çalışmadan sonra..!

− Unutma “sen” olarak da yaşayabilmekteyim, ve seni çok iyi anlamaktayım! Sükûtuhayaller daima gerçeklerle karşılaşmaktan doğar… Ne kadar çok sükûtuhayalin varsa, o kadar gerçekle karşılaşırsın… Bu da senin yararınadır.

Evet dostlar, dün geceki ELF ile CEM’in sohbetinden size kısa bir bölüm naklettim… Ve şu anda benim de kafam hayli karışık!..

Lütfen bana biraz akıl verir misiniz bu konuşmalar ışığında ne yapmam hakkında?..

Cevaplar

− Estağfirullâh. Bizim yapmamız gereken ve işin anahtarı, sanırım, mücahede ve tahakkuk yoluyla tahkike geçmek, diye düşünüyorum Üstadım.

− Istırap çeken bir hastanın acısını aynen duyabildiğimiz gibi…

Üstad

− Anladım, anladım… yazdıklarımı görmüşünüz!..

Özür dilerim kendi derdimle sizi meşgûl ettim!..

Cevaplar

− “Biz, senin bize öğrettiğinden başka bir şey bilmiyoruz!.. ”

− Yanlış yazdıysam kusurumu bağışlayın. “Himmete muhtaç bir dede, nerede kaldı himmet eyleye”…

− Öğrendiğimiz olaylarda, o olayı bizzat biz yaşamışız gibi değerlendirip; günlük hayatımızda sürekli olarak kendimizi karşımızdaki insanmış gibi hissederek yaşamaya çalışmalıyız…

Üstad

− Haydi konuyu siz seçin de o konuda laflayalım biraz!.. 

Cevap

− Okumuşsunuz diyebilmenizi tercih ederdik Üstadım…

Üstad

− “Keşke” diyebilseydim!..

Cevaplar

− Keşke!!!

− Sizin ilminizi, taklidî dahi olsa değerlendirmek isterdik…

− Mukallitlikten çıkış, daha önce birbirinden bağımsız olarak düşündüğü her olay ve birimin aslında tek bir sistemin yansımaları olduğunu idrak etmesiyle başlar… Bunun hemen ardından gelen ise, o zamana kadar nasıl yanılmış olduğunu anlayan birimin hüsranıdır diye düşünüyorum…

− Üstadım, umut edebilir miyiz en azından…

Üstad

− Anlıyorum… Size bildiğiniz bir hikâyeyi tekrarlayayım…

Delikanlı çok istiyormuş Allâh Rasûlü Efendimiz’i rüyada görmeyi…

Bir gün ehil olduğunu düşündüğü bir zâta gidip bu arzusunu anlatmış!..

Demiş o zât:

− Ne dersem yapar mısın?..

− Elbette, ne dersen yaparım!..

− Öyle ise buradan çıkınca köşedeki kasaba git; yarım kilo pirzola al… Eve git, akşam yemeğinde onu güzelce kızart, üstüne kekik, karabiber, tuz ek ve bütün açların ruhu şâd olsun de ve ye!.. Sonra da sakın üstüne su içme uyuyana kadar… Yatmadan evvel de dua et, ben Rasûlullâh’ı göreyim diye!.. Yarın gel bana anlat ne gördüğünü…

Genç adam aynen denilenleri yapmış…

Gece rüyasında bir çağlayanın aktığı gölde bulmuş kendini… Sulara atlamış ve yüzmeye başlamış… Kenarda hûri gibi kızlar… bu arada tatlı mı tatlı göl suyundan içiyormuş…

Ertesi gün, gelmiş hocaya delikanlı ve gördüklerini anlatmış…

Hoca buna yorum yapmış:

− Evladım sen suya kanmıştın, rüyanda su gördün!.. Eğer suya yandığın gibi Rasûlullâh’a da yanarsan, elbette ki onu da görürsün!..

Biz acaba suya yanan kadar, bu konuda hakikati aramaya yanıyor ve gereğini yaşıyor muyuz dersiniz?..

Cevaplar

− Hayır diye düşünüyorum… Rasûlullâh yandırmadıkça yanabilir miyiz??..

− Suyun metabolizma için yararını bilgi yollu öğreneni HARARET BASMAZ!.. Bünyenin kendisi susuzluk hissettiğinde hararet olur… 

Üstad

− Benzin yanar, taş yanmaz!.. Taş ancak cehennemde yanar!..

Cevaplar

− Daha yanmanın ne olduğunu öğrenemedik Üstadım…

− Teşekkür ederim Üstadım…

− Kendini karşındakine feda etmedikçe, bu kapının açılacağını tahmin etmiyorum.

− Oktanımızın yükselmesi gerektiği düşüncesindeyim.

− Taş ısıyı emer ve sonrada yansıtır Üstadım… Benzin fosil yakıttır ve terk edilmek üzeredir…

− Her şey ısınır sonra buharlaşır, her şey buharlaşacak ve enerji olacak…

− Bence hayır… Eğer yanANımızın kıymetini bilerek ve değerlendirmeye çalışarak geçirirsek… Yanan insan DELİ gibi çırpınır yaşayabilmek için. Geçen hafta İstanbul’a giderken arabalı vapurdayım. Kendi kendime diyorum, “şu an’ı değerlendirmen” lazım. Önümden bir hanım geçiyor belli ki bir şey arıyor, hemen “camı açıp sor” dedim. Camı açıp sordum “Pardon tuvaletimi arıyorsunuz?.. Hanım, “evet” dedi ve ben hemen tuvaletin yerini tarif ettim.

Denizi seyrediyorum, vapur yanaşmaya çalışırken… Baktım bir yaşlı karı-koca ellerinde çantaları çıkışa doğru ilerliyorlar. Lütfen sor dedim, muhakkak vasıtaları yok ve yolunun üzerinde ise sen bırakabilirsin… Hemen sordum ve düşündüğüm veya hissettiğim gibi oldu olaylar. Yani yana yakıla BU AN’I NASIL DEĞERLENDİREBİLİRİM? diye yanmak gerektiğini düşünüyorum…

− Ne benzin taşa dönüşebilir ne de taş benzine! Kendimizi kandırmayalım! Hakkında hiçbir şey bilmediğimiz ve sürekli değişen bir yapıda yanabileceğimizi düşünmüyorum. Teşekkürler.

Üstad

− Evet, bana anlatacaklarınız varsa, sizleri dinliyorum… Yoksa ayrılayım… Sizi daha fazla meşgûl etmeden!..

Peki teşekkürler ve herkese iyi geceler… Hoşça kalın…